Hülya Osmanağaoğlu, Kadın - LGBTİ+, Umut Yazıları

Devrimci feminist siyaset: Erkekler korunsun – Hülya Osmanağaoğlu

Ortaya çıkan kadın kurtuluş hareketinin en temel özelliği, devrimci niteliğini belirleyen kilit faktör, hareketin bağımsızlığıdır. Hareket kuşkusuz diğer mücadelelerle ilişkili ve bağlantılı – gençlik hareketi,  Siyah ve Kahverengi kurtuluş hareketi, savaş karşıtları, işçi sınıfı- ancak kendi dinamikleri, talepleri ve örgütlenme formları var. Sadece bir savaş karşıtı komitenin, sendikanın, ya da Siyah örgütlenmenin kolu değil ve kaderi de bu mücadelelerin kaderine bağlı değil. (Mary Alice Waters-1970)[1]

Patriyarka ve kapitalizmin, [birbirlerini belirleyen] iki ayrı, kendi iç dinamikleri olan sistemler olması feminist siyasetin kendini, bağımsız örgütlemesinin ve kendine özgü örgütlenme formuyla ifade etmesinin temelini oluşturuyor. Yine bu mecrada, yani Umut’ta, birinci ve ikinci dalga feminist hareketin neden sınıf hareketinden ayrı örgütlendiğini ve politik gündem ve hedeflerini bağımsız bir siyasal hatta oluşturduğunu tartışmaya çalışmıştım.[2] Bu serinin üçüncü ve bu son yazısında da örgütsel ve politik olarak bağımsız örgütlenen feminist siyasetin/hareketin devrimcilik anlayışı üzerine güncel politik önerme ve tartışmalar bağlamında bir şeyler söylemek istiyorum.

Feminist siyasetin devrimciliği ve radikalliği nerede ortaya çıkar? Patriyarkanın maddi temelinin, kadınların ev içinde (özel alan/aile) harcadıkları karşılıksız emeğe erkeklerce el konması ve kadınların bedenlerinin cinselliklerinin kamusal alanda varoluşlarının aslında bütün hayatlarının bu temelde erkeklerce denetlenmesi olduğundan yola çıkarak, devrimci bir feminist siyasetin neleri öncelikli hedef alması gerektiğini konuşabiliriz. Kadınlarla erkekler arasındaki özellikle aile/özel alandaki ilişkileri dönüştürmeyi hedefleyen, kadınların evdeki erkekler karşısında özgürlük alanlarını genişleten yani doğrudan patriyarkayı hedef alan siyaset, feminist anlamda devrimci bir nitelik taşıyabilir. Önce sermayeyi geriletip sonra topyekûn kapitalizmi yıkıp ondan sonra kadınların özgürlük alanlarını genişletmeyi hedefleyen bir siyasete feminist anlamda bir devrimcilik atfetmek mümkün değil (aslında herhangi bir devrimcilik atfetmek mümkün değil).  Ancak hedefine doğrudan kapitalizmi koymayan feminist siyasetin reformist/liberal vs. olarak kodlanması çok yaygın bir yanlış siyasi değerlendirme olarak karşımıza çıkıyor. Oysa devrimci, sosyalist, feminist kelimelerini yan yan getirerek kendi kendimizi devrimci ilan etmemizin hayatta bir karşılık bulması söz konusu değil.

Feminist siyaset elbette sermayeyi, devleti hedefine alarak da siyaset ve talep geliştirir ancak esas olarak bu mücadelenin kadınların erkekler karşısında özellikle özel alandaki/ailedeki özgürlük alanlarını genişletmek için verildiği gerçeğini değiştirmez. Örneğin kadınlar her gün erkek şiddeti nedeniyle hayatını kaybederken erkekleri kollayan yargı ve iktidara karşı öfkeyle sokaklara dökülüyoruz ve hedefimizde AKP oluyor ancak bu mücadelenin yaratacağı her kazanım kadınların ev içindeki erkek şiddetinden korunması anlamına geliyor. Kadınlara istihdamda pozitif ayrımcılık yapılması için verilecek bir mücadelenin eş zamanlı olarak ev içindeki ve ücretli emek gücündeki cinsiyetçi iş bölümünü aşındırmasının hedeflenmesi de benzer bir örnek aslında. Bu nedenle, özellikle ev içi emek, karşılıksız kadın emeği beden, cinsellik, erkek şiddeti, heteroseksizm, transfobi karşısında feminist siyasetin tutumları üzerine bir devrimci siyaset analizi tartışması yapmanın mümkün olduğunu düşünüyorum. Başlıklardan ev içi emeğin ücretlendirilmesi ve ekoloji politikaları bağlamında kadın emeği üzerine kimi değinmeler tam da bahsettiğim, “feminizme kapitalizmi/neoliberalizmi hedef aldığı ölçüde devrimcilik atfetme” hatasına ilişkin güncel siyasetten örnekler aslında. Transfobi tartışmaları sosyal medyanın karmaşası içinde saçma feminist taraflaştırmalarla algılandığı için bu yazının bir parçası haline geldi. Sonuçta ise feminist hareketin AKP karşısındaki mevcut durumu ve AKP sonrası devrimci feminist siyasete ilişkin kimi fikir uçuşmalarına yer vereceğim.

Ev içi emeğin ücretlendirilmesi mi?

İkinci dalga feminist hareketin Batı’da yükselişe geçmesiyle ev içi emeğin maddeci feminist analizleri de feminist kuramda yerini aldı. Ev içinde kadınların harcadığı karşılıksız emeğin (çocuk ve yaşlı bakımı, yemek temizlik vd.)  aslında sermayenin erkek işçiye verdiği ücreti düşük tutmasının bir sonucu olduğu ilk yapılan tespitlerden biriydi. Kadınların esas işinin evdeki işleri üstlenmek olması kadınların ev dışında ücretli emek gücüne katılım koşullarını da belirliyor ve kadınlar düşük ücretli niteliksiz işlerde çalışıyorlardı. Ev dışında ücretli çalışmayan kadınlar işsizlik oranlarına dâhil edilmiyordu. Ev içindeki işlerin kadınların sorumluğunda olması ve bu işleri herhangi bir ücret karşılığı yapmıyor oluşları kadınların erkekler karşısındaki ikincilliğinin ve kadınların kocalara bağımlı olmasının, boyun eğmesinin temeli olarak açıklanıyordu.[3] Bir sistem olarak patriyarkayı belirleyenin kapitalizm olduğunu ifade eden bu çerçeve genel olarak Marksist feminizm (patriyarkayı kendi iç dinamikleri olan bağımsız bir sistem olarak ele almıyor) olarak da anılıyor. Amerika’da Margaret Benston’un (1969) yaptığı bu analizin benzeri Avrupa’da Silvia Federici, Selma James, Mariarosa Dalla Costa tarafından da yapılıyor ve bu analizler ev içi emeğin ücretlendirilmesi kampanyasının (1972) temelini oluşturuyordu. Federici, Selma James ve Dalla Costa değişik zamanlarda yazdıkları yazılarda ve yaptıkları söyleşilerde kampanyanın önemli kazanımları olduğunu ifade ediyorlar.  Ev işinin kapitalizm açısından değer yaratan bir iş olduğunun, sermayenin ev işlerini ücret ödemeksizin kadınlara yaptırması nedeniyle erkek işçilerin ücretlerini daha düşük tutabilmesinin ortaya konması ve bunun sadece sermaye tarafından değil sınıf hareketi tarafından da kabul görmeye başlamış olması, başlıca kazanımlar olarak sıralanıyor. Kadınların ev içinde yaptıkları iş için ücret almalarının, gelir elde etmek için çalışmaya zorunlu olduklarında çok düşük ücretli işleri kabul etmek zorunda kalmamalarını sağlayacağı da bir başka madde olarak sayılıyor. Yanı sıra 68 hareketinin yükselttiği mücadeleye katkı olarak, ev kadınlarını da kendilerine özgü bir mücadeleyle harekete geçirecek bir kampanyanın önemine vurgu yapıyorlar. Böylece toplumun siyasal mücadelelerle en az ilişki kuran kesimini de siyaseten aktifleştirdiklerini söylüyorlar. Bunların dışında çocuk ve yaşlı bakımı gibi sosyal hizmetlerin muazzam oranda yaygınlaşmasında kadınların ev içindeki sorumluluklarına yönelik bu kampanyanın da belirleyici olduğu bilinç dönüşümünün etkisi olduğunu ekliyorlar.[4]

Bugün hem kimi sosyalist kadın arkadaşlarımızın hem de bağımsız feminist arkadaşlarımızın ev içi emeğin ücretlendirilmesi üzerine tartışmalar, öneriler yaptığını görüyoruz. Feminist hareketten konuya ilişkin en somut tartışmayı Özgün Akduran ve Başak Tuğsavul’un yazdıkları makale[5] ve feminist toplantılardaki sunumları ile takip ettik. Özgün ile Başak’ın çizdiği çerçeve, ev içindeki karşılıksız kadın emeğinin tabir yerindeyse “değerinin bilinmesi” aracılığıyla evdeki kadın erkek ilişkilerini kadınlar lehine dönüştürmek amacı güden bir feminizm içi politik tartışma (kuşkusuz benim anlayabildiğim). Genel olarak sosyalist kadınların önerisinin ise kapitalizm/sermaye karşısında kadınlar aracılığıyla yeni/başka bir mücadele alanı açma hedefli olduğu söylenebilir (en azından bana öyle geliyor). Antikapitalist görünenin en devrimci olarak algılanmasındaki sorun bağlamında her ne kadar ikincisini tartışmaya çalışacak olsam da en kapsamlı analizlerin Özgün ve Başak’ın yazısında olması sebebiyle onların yazısına gönderme anlamı taşıyacak bir yaklaşım da doğal olarak ortaya çıkacaktır.

2008 yılındaki Sosyal Sağlık ve Genel Sağlık Sigortası (SSGSS) Yasası tartışmaları döneminde feminist hareketin çağrısıyla bir araya gelen kadın hareketinin konuya ilişkin talepleri; ev kadınlarının 50 yaşından itibaren emekli maaşı alması, 18 yaşından itibaren babadan ve kocadan bağımsız sağlık güvencesinin olması ve iş aramaya başladıkları andan itibaren iş bulana kadar prim gün sayısına bakılmaksızın işsizlik maaşı alabilmeleriydi. O dönemin mutabakatı böyleydi ancak on iki yıl geçti ve şimdi kimi platformlarda ve ortak örgütlenmelerde yapılan ev işlerinin ücretlendirilmesi önerisini tartışmak gerekli hale geldi. Ev içi emeğin ücretlendirilmesine ilişkin ilk ve en bilinen çekince, patriyarkanın zaten kadınları ev işleri, çocuk bakımı vd. ile özdeşleştirirken bu durumu değişmez olarak kabul ederek çözüm üretmeye çalışmanın sorun olması. Buna bağlı olarak ikincisi, kadınların ücretli emek gücüne katıldıklarında ev içindeki cinsiyetçi işbölümünün koşulladığı emek piyasalarında yine ev işlerinin uzantısı sayılabilecek mesleklerde düşük ücretler ve güvencesiz olarak çalışmak zorunda kalacakları. Keza esas görevleri ev işleri olarak sabitleneceği için işçi sınıfının her an eve dönecek eğreti bileşeni olarak algılanmaları hem sermayenin kadınları niteliksiz işlere hapsetmesini daha fazla mümkün kılacak hem de sendikaların kadın işkolları diye adlandırılan sektörlerde örgütlenme eğilimini iyice azaltacak.

Bunların yanı sıra aslında ev içi emeğin ücretlendirilmesi dediğimiz şey evli kadınların ve bekâr çocuklu kadınların yararlanabileceği bir olanak. Bu durum özellikle yoksul kesimlerde genç kadınların evlenmesi için baskı yapılmasına neden olacak.  Evden bir boğaz eksilsin diye ya da zaten güvencesiz düşük ücretli işlerde çalıştıkları için evlenip “evlerinin işini” ücretli yapmaları beklenecek. Hatta üniversite öğrencisiyken bile genç kadınların evlenme oranı yükselecektir. Ayrıca neoliberalizm ile birlikte gördük ki kadınların ev içinde parça başı, ev eksenli vs. çalışmaları ev içindeki kadın erkek ilişkilerinde kadınlar lehine görünür bir değişim yaratmış değil. Yani patriyarka kadınların esas çalışma yerlerinin ev olarak sabitlendiği hiçbir dönüşümle aşınma belirtisi göstermiyor. Erkek şiddeti, kadınların bütün hayatlarının denetlenmesi gibi konularda neoliberalizmin kadınlara dayattığı ev eksenli yarım zamanlı vd. çalışma biçimlerinde belirgin bir değişimin söz konusu olduğunu söylemek mümkün değil. Hani sosyalistlerin ev içi emek bağlamında mızrağın sivri ucunu sermayeye doğrultmak için bu öneriyi yaptığını varsaysak bile, aslında Lenin’den Clara Zetkin’e, sosyalist hareketin mücadele tarihine baktığımızda da, kadınların ev dışına çıkarak işçi sınıfına ve sınıf mücadelesine dâhil olmalarının önemine ilişkin bir dizi politik önerme ve analiz görebiliriz. Kaldı ki feminist siyaset açısından hâlâ, kadınların evden çıkıp kamusal alanda sistematik olarak var olmaları, patriyarkaya  karşı ve bizzat evdeki erkeklere karşı özgürlük alanlarını genişletmek için mücadele vermeleri açısından önemli bir adımdır. Bu anlamıyla feminist hareket kadınların ev içi emeğine yönelik olarak siyaset üretirken öncelikle ev içindeki kadın erkek ilişkilerini nasıl etkileyeceğinden yola çıkarak tutum belirlemeye çalışıyor.

Ev işinin değer yaratan bir iş olduğu tespiti politik ve kuramsal olarak elli yıl önce kampanyanın yapıldığı dönemden farklı olarak feminist hareketin dünya genelindeki yaygınlığıyla çoktan kabul görmüş durumda. Burada en önemli sorun ev içi emeğin ücretlendirilmesi talebinin kadınların ev içinde harcadıkları karşılıksız emekten kimin doğrudan çıkar sağladığı gerçeğini perdelemesidir. Ev içinde kadınlar erkeklerin hizmetini görüyor. Hem kadının hem erkeğin işi olması gereken çocuk bakımında erkeğin payına düşmesi gereken işleri ve ayrıca erkeklerin yemeğini, ütüsünü vs. yapıyor. Bunların bir dolayımla sermayenin erkek işçinin ücretini düşük tutmasını sağladığı doğru ancak bu evde hem kadının hem de erkeğin çalıştığı koşullarda neden işleri kadınların yapmaya devam ettiğini açıklamıyor. Patriyarkanın kendini yeniden üretmesinin en önemli kurumu olan aile de bu karşılıksız emek bağlamında görevini yerine getiriyor. Bu temelde örgütlenen aile kurumu kadınların sadece emeklerini değil, bedenlerini, cinselliklerini aslında bütün hayatlarını denetleme yetkisini erkeklere veriyor. Bu anlamıyla kadınların gündelik yaşam içinde patriyarkayı geriletme/aşındırma, özgürlük alanlarını genişletme bağlamında verdikleri mücadelenin doğrudan muhatabı her daim evdeki erkekler oluyor. Ev içi emek söz konusu olduğunda kadınların her gün biteviye hizmet ettiği erkekler ile ilişkilerini hedefe koymadan, en basitinden erkekler ev işlerini paylaşsın demeden, yapılacak bir kampanyanın kadınların ev içindeki hayatını ve erkeklerce tüm hayatlarının denetlendiği gerçeğini değiştirme ihtimali yok görünüyor.

Ekoloji mücadelesi ve kadın emeğine ilişkin kısmi bir değerlendirme

Yükselen toplumsal mücadeleler içinde ekoloji mücadelesi ve gerçekleştirilen direnişlerin görüntüleri kadınların bu mücadele içinde ne kadar aktif olduğunu gösteriyor. Çok sayıda feminist arkadaşımız da katılımcısı ve örgütleyicisi olarak bu mücadelede yer alıyor ve kuşkusuz uluslararası feminist hareketin ekoloji mücadelesine kuramsal ve politik katkılarını da hareketin politikalarının belirlendiği süreçte gündeme getiriyorlar. Silvia Federici’den Vandana Shiva’ya ekoloji mücadelesi, neoliberalizm ve kadın emeği bağlamında yapılan çalışmaların Türkiye’deki mücadeleler kapsamında politik gündeme dahil olması da hiç kuşku yok ki ekoloji mücadelesinde yer alan feministlerin katkılarıyla mümkün oluyor.

HES’lerin, tarım alanlarının madenlere tahsis edilmesinin, endüstriyel tarımın yıkıcılığının kadınlar üzerindeki etkileri ekoloji hareketinin çok sayıda çalışmasında feministlerin katkılarıyla belirginleşti. En genel çerçeve ile söylersek neoliberal saldırıların kadınların kırsaldaki* yaşam döngülerinde yol açtığı tahribat kadınların ekoloji mücadelesinin neoliberalizme karşı mücadelenin simgesi olmalarının önünü açtı. Kadınların tarımsal üretimdeki bilgi,  deneyim ve birikimlerinin (örn. hayvancılık, tohumlar, bitkisel ilaçlar vd.), nitelikli emeklerinin kullanılamaz hale gelmesiyle yani ekolojik yıkımla ve kuşkusuz toplumsal üretim kavramının patriyarkal yorumu nedeniyle, kadınlar vasıfsız niteliksiz emek gücü olarak değerlendirilir duruma geliyorlar. Sadece, mesela HES’ler ve madenler yüzünden su kaynaklarının kirlenmesiyle ortaya çıkan suya ulaşma sorunları nedeniyle ev içinde iş yükleri artmıyor, eş zamanlı olarak toplumsal üretimin dışına da düşmüş addediliyorlar.  Kendilerini aile içinde değersiz hissetmelerine yol açan bir süreç ortaya çıkıyor.

Biz bunları 90’ların köy boşaltma ve savaş politikaları sonucunda büyük kentlere göç etmek zorunda kalan Kürt kadınların sorunlarını gündemleştiren Kürt kadın hareketinden arkadaşlarımızın ürettikleri politikalardan da biliyoruz. Kent çeperlerine göç etmek zorunda kalan Kürt kadınlar memleketlerinde bağla bahçeyle hayvancılıkla uğraştıklarını ve ailenin hayatını idame ettirmesi açısından kendilerini değerli hissettiklerini, göçten sonra ise dil de bilmedikleri için evlere kapanıp ailenin hayatını idame ettirmesine maddi bir katkı yapamadıklarını ve kendilerini değersiz hissetmeye başladıklarını söylüyorlar(dı). Neticede kadınların aslında tüm ev ahalisinin hayatını idame ettirmek için evde yaptıkları işler için harcadıkları emek karşılıksız kalmasının yanı sıra “değersiz” olarak da görülüyor. Sovyetlerde 1929’daki yüzde yüz kolektifleştirmeden sonra, kolhozların (ve evet biliyorum esas olarak kulakların da) yerini sovhozların almasıyla, paylarına ağırlıklı olarak tarımsal üretimin en niteliksiz işlerinde çalışmak düşen kadınların, bahçecilik ve kümes hayvancılığı bile yapamadıkları için üretim bilgilerini kullanamaz hale gelerek toplumsal ilişkilerde ve evde değersizleşme sorunu yaşadıklarına ilişkin kayıtlar mevcut.**

Tam da bu nedenlerle neoliberalizmin yaratacağı ekolojik yıkıma direnmek için yaşam alanlarını/yaşamlarını korumak isteyen kadınlar mücadelenin ön saflarında yer alıyorlar. Elbette kadınlar bu saiklerle mücadelenin ön saflarında yerlerini alırken feministler kadınlara “durun siz aslında önce ev içindeki erkeklere karşı mücadele etmelisiniz” demeyecek (feministler “durun siz evdeki erkeklere karşı değil önce sermayeye karşı mücadele edin” diyen sosyalist hareket gibi bir gereksiz özgüvene asla sahip değil kuşkusuz). Ancak kadınların toplumsal mücadele içinde aktifleşmesi kendi hakları için örgütlenmesi ve direnmeye başlaması söz konusu olduğunda, parçası oldukları toplumsal hareketin yegâne hedefi geçmişin toplumsal ilişkilerini korumak ya da geleceğe yönelik olarak sadece doğrudan erkeklerin kazanımlarını ifade eden mücadele programları yazmak olmamalı. Bir toplumsal mücadelenin sermaye karşısındaki kazanımları, kadınların ev içinde erkekler karşısındaki ezilmişliklerini dönüştürme potansiyeli taşıdığı ölçüde feminist anlamda bir devrimci dönüşümden bahsetmek mümkün olabilir. Bu bağlamda ekoloji hareketinin, mesela kadınların tarımsal üretimdeki ve ev içindeki emeği söz konusu olduğunda kadınlara önereceği çözüm, her derde deva aspirin gibi, belirsiz bir gelecekte ev işlerinin toplumsallaştırılması hayali olmamalı.

Ekoloji hareketi geleceğe yönelik oluşturduğu politik programında kadınların ezilmişliğini aşmak patriyarkayı aşındırmak için gerekli politikaları da gündemine almalı. Bu noktada mesela iş hukukundaki tanımla kendi hesabına tarımsal üretim yapan daha politik bir tabirle geçimlik tarım yapan benim bildiğim kavramla küçük köylülük için kadınların durumunu analiz etmek bir örnek olabilir; kuşkusuz çok yönlü bir ekoloji mücadelesinin sadece bir parçasına ilişkin bir örnek. Bu analiz için nereye bakacağız diye düşünüldüğünde muhtaç olduğumuz analiz maddeci feminizmde mevcuttur demek mümkün: Christine Delphy ünlü makalesi Baş Düşman’da[6] uzun uzun küçük köylülükte (ve esnaflıkta) kadınların aile mülkü sayılan tarlada, bahçede, hayvancılıkta çalışmasıyla ortaya çıkan ürünlerin piyasada satılıyor olmasına rağmen kadınların herhangi bir karşılık alamadığını anlatır. Kadınlar olmasa bu işler için ücretli işçi çalıştırması gerekecek olan mülkün sahibi kocalar bizzat kapitalist üretim ilişkileri içinde değişim değeri taşıyan ürünlerin üretimini kadınlara bedavaya yaptırmakta ve elde edilen gelirin kullanımı da erkeklerin tasarrufunda olmaktadır ve bunun adı “sömürüdür”. Buraya tercüme edersek fındığı, çayı toplayan kadınlar piyasada satıldıktan sonra elde edilen gelir üzerinde herhangi bir harcama ya da tasarruf hakkı kullanamıyorlar. Kadınlar bahçecilikten ve mesela kümes hayvancılığından elde edilen sebzeyi yumurtayı yerel pazarda satarak gelir elde edebiliyorlar ama bu geliri de kendilerinden çok ailenin ortak ihtiyaçları için kullanmak durumunda kalıyorlar. Ancak fındık ve çay toplama örneğinin altını çizerek vurgulamak istediğim, hanenin esas geçim kaynağı olan işleri kadınlar çalışmasa erkeklerin ücretli işçi tutarak yaptıracak olmaları.  Oysa kadınlar bu işleri aynı ev işleri gibi karın tokluğuna yapıyorlar.

Bu duruma ilişkin ekoloji hareketinin ne önerdiği hakkında az da olsa fikir sahibi olmak için mesela Tüm Köy Sen ve Çiftçiler Sendikası’nın tüzüklerine[7] baktığımızda gördüğümüz koca bir hiçten ibaret. Kadınlara ilişkin tek kelime yok. Sadece Çiftçiler Sendikası’nda kadınlara şiddet uygulayan erkek üyelere ceza verileceği yazılıyor. Tüm Köy Sen’in kurucular listesine baktığımızda isimlerden anlaşılan hepsi erkek. Gençlerin üyeliğini teşvik için özel düzenlemeler var ancak kadınlara ilişkin tek kelime yok. Mesela bu sendikalara anladığım kadarıyla aidatları üyeler kendileri yatırıyor. Küçük köylülüğün geçim derdi düşünüldüğünde bir evden hem kadın hem de erkeğin aidatını ödemektense sadece erkeklerin sendikaya üye olacağının düşünülememiş olmasına belki şaşırmamız gerekir ama şaşırmadık tabii. Bunu düşünemeyen örgütlerin köylü kadınların tarımsal üretimde karşılıksız kalan, bizzat evdeki erkekler tarafından karşılıksız bırakılan/sömürülen emeğinin hakkını savunması beklenemez kuşkusuz.

Bir önceki başlıkta esas olarak ev içinde harcanan karşılıksız emeğe ilişkin analizler bağlamında öneriler yapmıştık.  Ev içi emeğin ödenmeyen karşılığı tabir yerindeyse sermayeye mi akıyor erkeklere mi vs. minvalinde farklı analizler üzerine bir tartışma yapmıştık.  Ancak bu konuda durum farklı, kadınlar tarımsal üretimde çalışıyor, erkekler o üretimin piyasada satılmasından elde dilen kazancın tasarruf hakkını tek başına kullanılıyor. Yani somut olarak kadınların karşılıksız emeğine kimin el koyduğuna ilişkin bir derin kuramsal analiz farkı söz konusu olamaz; evdeki erkekler el koyuyor. Bu noktada neoliberalizmin saldırısını püskürterek geçimlik tarım üretimini yaygınlaştırmayı savunan bir ekolojik hareket geleceğe yönelik bu projeksiyonunda doğrudan evdeki erkeklerce el konulan kadın emeğine ilişkin bir talebi de programına dahil edecek mi? Mesela 55 yaşında bir kadın, köylü kocasına hizmet etmekten sıkılıp adamdan boşanınca, onca yıl en bilinen deyimle, tarlada bağda bahçede çalışmış olmasına rağmen en iyi ihtimalle annesinin babasından aldığı üç kuruş emekli maaşına mı ortak olmak durumunda kalacak? Elbette kadın hareketinin/feminist hareketin kadınlara ilişkin olarak ilk bölümde saydığımız talepleri (emeklilik hakkı, sağlık güvencesi, işsizlik maaşı) bu konuda da geçerli ve kuşkusuz en doğru ayrıntıları ekoloji hareketi içindeki feminist arkadaşlarımız belirleyecektir. Ancak burada önemli fark piyasada fiilen değişim değeri taşıyan ürünlerin üretilmesinde çalışan kadınların karşılıksız kalan emeğine ilişkin herhangi bir programatik talebe yer vermeyen ekoloji hareketinin “cinsiyet körü” değil bizzat “cinsiyetçi” olacağıdır. Çünkü bu emeğin yüzyıllardır olduğu gibi karşılıksız kalmasını görmezden gelmek angarya bile değil doğrudan (hâlihazırdaki gibi) köle emeği olarak konumlandırılmasına cevaz vermektir.  Ve yine altını çizerek belirtmek istiyorum, çok yönlü bir mücadele olarak ekoloji mücadelesinin sadece küçük bir parçasını ele alarak feminist bir perspektifle görülenler üzerinden değerlendirme yapmaya çalıştım.

Feminizm ve transfobi tartışmaları

Bir şeyin öğrenildiği süreci tam olarak katetmeksizin o şeyi öğrenmek nasıl mümkün olabilir ki (Bertell Olmann) [8]

Son bir yıldır aralıklarla nükseden, hormonlu domates ödülleriyle yeniden ateşlenen transfobi tartışması çokça bir sosyal medya atışması ile sınırlı gözükse bile feminist hareketin tartışma trafiğini de belirler oldu. Bu süreçteki tartışmayı mesela self ID*** maddeci feminizm açısından ne anlama gelir, diye yürütmek gerekli de değil anlamlı da. Feminist hareketten son bir ay içinde, tartışılan başlıklara ilişkin gerekli detaylara tümüyle sahip yazılar zaten geldi.[9]  Benim tartışmanın feminist siyaset açısından önemli gördüğüm iki boyutu var: Birincisi transların/trans kadınların kriminalize edilmesi (ki tartışmasız transfobi) ikincisi ise bir toplumsal hareketin mücadele taleplerini kimin belirleyeceği hususu.

Trans kelimesinin yanına gelen “ama ya tecavüz…” kalıbının, transların zaten toplumun büyük bölümünce “sapkın” olarak görüldüğü ve diyanet işleri başkanından cumhurbaşkanına kadar en yetkili ağızlarca LGBTİ+’ların sapkın ve tehlikeli olarak hedef gösterildiği bir ülkede ne anlama geldiğini düşünmek, bilmek gerek; hele ki bunu kirli bilginin, düşmanlığın ve nefretin ışık hızıyla yayıldığı sosyal medyada dillendiriyorsanız. Yani zaten “sapkın” olarak hedef gösterilmenin ötesinde potansiyel tecavüzcü olarak da yaftalanacak, her daim şiddete “daha da” açık hale gelecekler. Hep dillerde 90’larda Beyoğlu’nda uygulanan şiddet var ama daha 7-8 yıl önce Avcılar’da transları yaşadıkları evlerden atmak için toplaşan ve silah sıkan güruhlar da hala kimilerimizin hatırında.

LGBTİ+’lar 90’ların başında kolektif olarak siyaseten kendini ifade etmeye ve 2003’te onur yürüyüşlerini örgütlemeye başladılar.  30 yıla yaklaşan tarihiyle hareket kendi kararlarını doğal olarak kendi alır ve politik taleplerini belirler. Harekettekiler birilerinin, ama İngilizce’den çevirdik orada bilim insanları şöyle diyor gelin tartışalım feministler de tanık olsun, minvalindeki çağrılarını, söyleyenler sırf akademisyen oldukları ve/veya kendilerine feminist dedikleri için dikkate almak zorunda değil. Mesela birileri de gelip, ama İngiltere’de bazı feminist bilim kadınları ilk gebelikte kürtaj kadın sağlığı açısından zararlı diyor bakın çok bilimsel çeviriler var elimizde, feministler gelin bizimle toplaşın tartışalım derse, feminist hareketin de bunu diyenleri dikkate alma ihtimali yoktur.

2014’te yasaksız son onur yürüyüşünü neredeyse tüm toplumsal muhalefet desteklemiş ve on binlerce insan gökkuşağı bayraklarıyla yürümüştü. Tam da bu noktada illa LGBTİ+ hareket bağlamında bilimsel analizden bahsetmek ve literatüre katkı yapmak isteyenlerin “alışın her yerdeyiz” sloganından ve yaklaşık otuz yılda gelinen noktadan yola çıkarak, toplumsal hareketlerin gelişimi, iç dinamikleri, örgütlenme formları ve siyasal yönelimlerini belirleme biçimleri üzerine düşünmeleri anlamlı olabilir. Ama bu düşünme mümkünse sadece İngilizce literatür taramasıyla yapılmasın, hareketin özneleri dinlensin, yayınları takip edilsin vd. yoksa tartışmalar çok sıkıcı ve bıktırıcı bir hal alıyor. Ve mesela bu yazının konusuna dönerek, hetero-patriyarka bağlamında bir devrimci dönüşümden bahsedilecek olursa, 2010 yılında sosyalist sol ve toplumsal muhalefetin diğer bileşenleriyle aynı metne imza atıp atamayacağı tartışma konusu yapılabilen LGBTİ+’ların, 2014’e gelindiğinde nerdeyse tüm toplumsal muhalefeti, tabir yerindeyse, peşine takarak gökkuşağı bayrağı altında yürütmesi iyi bir örnek olabilir.   

Sonuç: Direniyoruz

İçinden geçtiğimiz süreç feminist mücadele açısından iki yönlü gelişiyor. İktidar yeni toplum inşası için kadınların kazanımlarını gasp etmesi gerektiğini uzun süredir görüyor. Bir sonraki seçime kadar tümüyle bastırmaya çalıştığı hareketlerden biri de feminist hareket (evet biz siyaseten kadın hareketi/feminist hareket ayrımı yapıyoruz ama iktidarın algısında top yekûn feministleriz). 2012’de kürtaj yasaklama girişimiyle başladı, sık sık nafakayı kaldırma ve boşanmayı zorlaştırma niyetleri ortalığa dökülüyor, çocuk istismarcılarını affetme çabaları dönüp dolaşıp yeniden gündeme getiriliyor ve son olarak İstanbul Sözleşmesi’nden imza çekmek için zemin yoklamaya başladılar. Bu başlıkların her biri senede en az iki kere en yetkili ağızlarca dillendiriliyor. Ama ortada bir gerçek var yıllardır konuşuyorlar konuşuyorlar ama ciddi adımlar atamıyorlar. Kürtajı devlet hastanelerinde nerdeyse imkânsız hale getirmiş olsalar da yasaklayamadılar, pandemi sürecinde kadınlara şiddet uygulayan, darp eden, yaralayan adamları serbest bırakmış olsalar da henüz İstanbul Sözleşmesi’nden çekilemiyorlar, yani doğrudan adım atmıyor ama kadınların özgürlük alanlarını daraltmak, haklarını kullanılmaz kılmak ve kadınları yıldırmak için uğraşıyorlar.

Sürecin feminist hareket açısından diğer yönünün önemi bu noktada ortaya çıkıyor. Türkiye’de ikinci dalga feminist hareket yaklaşık otuz beş yıldır siyaseten aktif. 1987’de dayağa karşı yürüyüş ile başlayan erkek şiddeti ile mücadele aslında tüm kadınları kapsayan bir direnişe dönüştü ve bu nedenle İstanbul Sözleşmesi’ni şimdilik rafa kaldırmaya cesaret edemiyorlar. 2012’de kürtaj yasağına ve AKP’nin kadın düşmanı politikalarına verilen muazzam tepki artık, 8 Martlardaki feminist gece yürüyüşlerinin yasaklara rağmen on binlerce kadının katılımıyla gerçekleşmesinde kendini gösteriyor. Yani AKP baskıyı artırdıkça kadınlar, sokağa/eyleme çıkmasalar bile sosyal medyada, anketlerde, işyerlerinde, komşu gezmelerinde vd. özellikle erkek şiddetine karşı ve AKP’nin tüm kadın düşmanı girişimlerine karşı direnç gösteriyorlar. Kadınlar özgürlüklerinden vazgeçmeyeceklerini her şekilde belli ediyorlar. AKP kadınların rızasını alamayacağını gördüğü için şimdilik somut adım at(a)mıyor.

Feminist siyasetin kadınların zihnindeki (ve aslında kalbindeki) bu etki alanı elbette AKP sonrası günlerde kendini daha da belirgin kılacak. Kadınların erkeklerle ilişkilerindeki eşitsizlikleri, mutsuzlukları dönüştüren, erkek iktidarını/patriyarkayı aşındıran feminist anlamda devrimci bir siyaset kendine daha geniş bir manevra alanı bulacak kuşkusuz. Feministlerin “evet demediysem hayırdır” “evet demediysem o yaşanan sevişme değil tecavüzdür”[10] diye kampanya yapacağı günleri belki de kürtaj bir doğum kontrol yöntemi değildir, hap kullanmak istemiyoruz, hastalık kapmak istemiyoruz diyerek örgütleyeceği “erkekler prezervatif kullansın, doğum kontrolü sadece kadınların görevi değildir” kampanyası takip edecek. Ve görünen o ki feminist hareket bugünleri AKP’ye haklarımızı gasp ettirmeden atlattığında patriyarka karşısında çok daha güçlü, örgütlü ve özgüvenli mücadele ediyor olacak.

Yazı bitti. Yazıyı zaman ayırıp da sonun kadar okuyanlara son bir notum var. Bu yazıyı okuduktan sonra “işte böyle bu feministler kapitalizme karşı değiller, feminizm burjuva reformist bir akım zaten” minvalinde düşünenlere tavsiyem hiç kendilerini yormasınlar ve feminizm üzerine okumayı bıraksınlar çünkü mevzuyu belli ki anlama şansları yok. Neyse zaten bu pandemi günleri televizyonlarda diziler de paydos edince mecburen başka şeylerle ilgilenmeye başladık. Ben de işte kendimi bu bağımsız feminist hareket yazılarına verdim. Ama işte seyredecek Türk dizisi kalmayınca onca yıllık dizi birikimimi sanatsal çalışmalara tahvil etmeye karar vererek sosyalist sol için distopik feminist dizi senaryosu çalışmalarıma devam ediyorum. Devrimden Sonra adlı dizinin birinci sezon 13. final bölümü fragmanı da şöyle olacak…

Kadın eve dönüşte düşünüyor. “O kadar devrim yaptık hala şu çekirdek aile işlerinden kurtulamadık adam geçen gün ne çok caz yaptı o adamın paltoyu ve fötr şapkayı vestiyerde görünce. Ay o da ne tuhaf arkaik solcu bir adamdı bu devride fötr şapka mı kaldı” der. Sonra eve gelir evin çocuğu harıl harıl bilgisayarın başında bir şeyler yazmaktadır.  Anne ne yazdığını sorunca, “Hafta sonu 13,5’uncu enternasyonalin komsomollar toplantısı var. Henüz devrimi yapamayan kimi ülkelerdeki komsomollara ültimatom hazırlama görevini ben aldım. Sürekli olarak tüm ülkelerin komsomolları oturumunda alınan, her ülkenin komsomolları ülkelerinde trans çocukların cinsiyet geçiş sürecinin tüm tıbbi masraflarının bir kamu hizmeti olarak devletçe karşılanması için kampanya yapar, kararını hayata geçirmiyor ayak sürüyorlar. Neymiş efendim, sırası mıymış” der. O sırada kadın bir torba dövizi alıp kapıya yönelir. “Ay ben de yine bizim feministlerin eylemine gidiyorum, tam bir yıl önceki sovyet toplantısında karar alınmasına rağmen hala Shulamith Firestone Erkekler Doğum Yapsın Araştırma Merkezi’nin kurulması için gerekli bütçenin ayrılmamasını protesto edeceğiz. Devrim oldu biz feministler hâlâ hep eylemdeyiz mecburen” der…


[1] Mary Alice Waters, The Politics of Women’s Libearation Today, Materialist Feminism, ed. Rosemary Hennessy, Chrys Ingraham, Routledge, 1997, sf 24

[2] https://umutgazetesi17.org/arsivler/29202

[3] Margaret Benston, The Political Economy of Women’s Liberation, Materialist Feminism, ed. Rosemary Hennessy, Chrys Ingraham, Routledge, 1997

[4] Sayılan isimlerin kampanyanın sonuçlarına ilişkin makaleleri söyleşileri (internette) mevcut. Ana metinler için:

  Silvia Federici, Sıfır Noktasında Devrim, çev. Damlanur Meral, Hilal Mertol, Özlem Avcı, Otonom Yay. 2014

Mariarosa Dalla Costa, Kadınlar ve Toplumun Altüst Edilmesi, Çev. Kolektif, Otonom Yay., 2015

Selma James, Intoduction to the Power of Women and the Subversion of the Community, Materialist Feminism, ed. Rosemary Hennessy, Chrys Ingraham, Routledge, sf33-39

[5] https://www.catlakzemin.com/bir-tarihsel-izlegin-pesinde-evici-emek/

* Ekoloji hareketinin örgütlenmesi içinde olmadığımdan terminoloji konusunda yetkin değilim. Eminim her kavram bir dizi politik anlam yükü taşıyordur. Ama zaten ben hareketin özel alana ilişkin politikaları konusunda yorum yapmaya çalışacağım için tabir yerindeyse solculuk günlerinin kavram setiyle bildiğim kadarıyla derdimi anlatmaya çalışacağım; kırsal, küçük köylülük gibi. Ağır bir terminoloji hatası yaparsam da affola…

** Hani kaynak ne denilince tam bu Ekim Devrimi’nin yüzüncü yılı mevzusundaki okumalarda internet sitelerinde denk gelmiştim şeklinde gayet bilim dışı bir referans vereceğim. Bir de şu anda elimde kitap yok ama 2000’lerin başında Aykırı Yayınları’ndan çıkan Rus Devriminin Gölgesindeki Kadınlar kitabındaki tanıklıklarda mevcuttu.

[6] Christine Delphy, Baş Düşman, çev. Handan Öz, Lale Aykent Tunçman, Saf Yay. 1999

[7] https://www.tumkoysen.org/tuzuk/

http://www.ciftcisen.org/tuzuk/

[8] Bertell Ollman, Diyalektiğin Dansı, çev. Cenk Saraçoğlu, Yordam Kitap 2008, sf214

*** Cinsiyetin kişinin beyana dayalı olarak tanımlanması

[9] Bildiklerimi yayımlanma tarihlerine göre sıralıyorum

Sibel Yükler: http://www.5harfliler.com/donup-kendine-bakmak-hormonlu-domates-odulleri-dislananlar-ve-incinenler/

Feride Eralp: https://www.catlakzemin.com/terf-tartismasinin-arka-plani-konu-nasil-soyunma-odasi-oldu/

Sera Yelözer: https://umutgazetesi17.org/arsivler/32644

[10] Bu kampanyanın ne anlama geldiğinin detayları önceki yazıda yazılmıştı https://umutgazetesi17.org/arsivler/30706

Paylaşın