Cemre Abrek, Emek - Sermaye, Gündem

Asgari yaşama bile yetmeyen ücret- Cemre Abrek

Pandemi ile artan işsizliğe, ekonomik krize ve bunlarla beraber elektriğe, akaryakıta, suya, doğalgaza, ulaşıma, sigaraya vb. tüketim-ihtiyaç maddelerine gelen zamların bombardımanı altında geçirdiğimiz bir yılın ardından işçilere sunulan asgari ücret oranı belli oldu. Asgari ücret 2021 yılı için brüt 3 bin 577 lira 50 kuruş, net 2 bin 825 lira 90 kuruş olarak belirlendi. Asgari Ücret Tespit Komisyonu’nda iktidar temsilcileri ve sendikalar tarafından uzunca süren tartışmalara ve sokaklardan taşan ‘açız’ isyanlarına rağmen yapılan zam oranı AKP iktidarının kimin iktidarı olduğunu sorusunun en net cevabını oluşturuyor.

Pandemi ve ekonomik krizle apaçık ortadadır ki AKP hükümeti patronların lehine, işçi-emekçilerin aleyhinedir ve böyle ayakta kalır. Göstermelik Asgari Ücret Tespit Komisyonu’na rağmen her şey ama her şey iktidar ve patronlar tarafından belirlenir. Bir gecede görevden azledilen bakanlar, düşürülen faiz oranları, bir gece yapılan düzenlemeyle patronlara akan kar oranları, destek fonları buna karşı sesi çıkan işçinin karşısına dikilen asker, polis gücü, geçtiğimiz yıl akıllarımıza kazanınan intiharlara rağmen ‘bu ülkede evine ekmek götüremeyen yok sözleri’ bunun ispatıdır. Yapılan zamlara ve pandemi nedeniyle ücretsiz izinle işten çıkarmalarla yaşamayacak hale gelen işçilere karşı iktidar sadece sermayenin bekasının güvencesini oluşturmayı esas alır. Açıkça Erdoğan tarafından ifade edilen acı reçeteyle işçiler yoksulluk sınırında, ölümle burun buruna yaşamaya, çalışmaya mahkum edildiler. Sermayeye destek olsun diye 100 milyar liralık destek ve teşvik paketi açıklanırken işçilere brüt 3 bin 577 lira 50 kuruşluk asgari ücret reva görüldü. Patronlar için açılan kesenin ağzı sıra işçiye geldiğinde iyice büzüldü. Her türlü destek ve teşvikten faydalanan patronlar zenginliklerine zenginlik katarken asgari ücretli vergiden muaf tutulmadı. Açlık ve yoksulluk sınırı ortada. İşten çıkarmalarla işsizlik sayısı 8 milyona dayandı. Kısa çalışma ödeneğinin ve gelirilin yüzde 40 oranındn kesilmesiyle yoksulluk daha da katmerlendi.

Patronlar işçi emeği sömürüsü üzerinden zenginleşip, büyür, kar oranlarındaki ivme krize, savaşa, pandemiye rağmen düşmez. Çünkü asgari ücret devletin ve beraberinde özel sektörün zam çıtasını oluşturur. Patronun işçiyi sömürmesine dayanan bu sistemde bize ödenen ücret klasik piyasa sistemiyle hesaplanır. İşçi sınıfı sadece emek gücünü satarsa yaşayabilir. Patronlar, sermayedarlar işçinin emek gücünü satın alır. Bir kere işin içine satma-satın alma ilişkisi girdiğinde mal değiş alım-satımı ve malın fiyatı olgusu karşımıza çıkar. Bir malın fiyatı onun çok olup olmamasıyla değil onun üretimine harcanan emek ve zamanla belirlenir. Kolay ve ucuza üretiliyorsa malın fiyatı ucuzdur. Zor ve pahalıya üretiliyorsa pahalıdır. Bu düzende emek gücü iş piyasasında satılan bir maldır. Asgari ücret bu malın en az kaça mal olacağının hesaplanmasıdır. Şimdi bir düşünelim. Üretim yapabilmek için makineye ihtiyaç duyulur. Makinenin bakıma ihtiyacı vardır. Elektriğe, yağa, temizlenmeye ihtiyacı vardır. Emek gücü insan bedeni ve aklı tarafından üretilir. Fiyatı onun üretimi için ne kadar harcama yapıldığıyla hesaplanır. Bu yüzden ücret hesaplanırken ne ürettiğimize bakılmaz. Toplumsal yaşam standartlarına bakılır. Buna bizim birikimimizin, tecrübemizin maliyeti eklenir. Tıpkı makine gibi. Patronun gözünde işçi makineden bile kıymetsizdir. Çünkü bu ülkede insan hayatı sudan ucuzdur. Karnımızı doyurmamız, dinlenmemiz, bakılmamız, temizlenmemiz gerekir. Ertesi gün tekrar çalışacak hale gelmemiz, üretime yeniden devam edebilmemiz gerekir. Asgari ücret bütün bunların en dibini temel alır. Kaba deyişle karın tokluğuna çalışılacak para demektir. Asgari ücret 4 kişilik ailenin asgari yaşam düzeyi üzerinden hesaplanır. Devlet halkının yarısından fazlasına insanlık dışı koşullarda yaşayabileceği bir ücret öder. Kira, elektrik, ısınma, sağlık, çocuk, aile hepsi en dipte hesaplanır. Bugün belirlenen asgari ücret oranını işçi sınıfına size en dipte olanı reva görüyoruz demek olarak okunabilir. AKP faşist iktidarının ve Erdoğan’ın yönelimi bu açıdan su kadar berraktır, sermayeye daha çok kar, işçiye daha ağır sömürü.

Ülkenin şartları, asgari ücret alan bir insanın geçinmesi daha da imkansız hale getirildi. AKP’nin iktidara geldiği günden itibaren bütün retoriği “şükür edebiyatına” dayandırdı. Asgari ücret belirlenmesi sırasında çıkan tartışmalar, ardından daha evvel pandemi döneminde olduğu gibi hükümet tarafından işçi ve emekçi kitlelere sürekli olarak tavsiye edilen, elinde olanla yetinmek ve yaşadığına şükretmek oldu. Bu gün bir şeylere şükretmesi gereken birileri varsa onlar da apaçık AKP hükümeti ve onun temsilcisi olduğu sermaye sınıflarıdır. Zira hükümet yaptığı bütün zulümlere rağmen halen hükümet olarak varlığını sürdürüyorsa bu gerçekten AKP’nin bir başarısından ziyade işçi sınıfının örgütlü olmayışı ve öncünün görevini tam manasıyla icra edemeyişindendir. Faşizmin tüm tezahürleriyle yükselen baskı ve şiddet politikaları işçi sınıfı kazanımlarına yönelik saldırılarını artırmasıyla sonuçlanır. İktidarın sınıfı örgütsüzleştirmeye çalışması, sermaye ve AKP özelinde süregelen kazan kazan politikasına uyumlu olarak devam ettiriliyor.

AKP faşizmi olağanüstü devlet biçimi olmasının tabiatı gereği, krizin sermaye lehinde çözümlenmesinin işçi sınıfına görülmemiş düzeyde saldırılarıyla karakterize edildi. İşçi sınıfına yönelik saldırılar karşısında sendikal mücadelenin tıkanmışlıkları ve yetmezliklerine ek olarak Türkiye’de garip bir solculuk vücut buldu. İşçi direnişlerinin kendiliğindenliğine bırakılan, grevlere alkış tutmaktan öteye geçmeyen, dünyayla gayet ilgili, dünyadaki devrimci kabarışlardan, isyanlardan çoşkulanan ve tüm bu konular üzerinde uzun uzun değerlendirmeler yapan bir anlayış. Elbette bunların hiçbiri kötü değil ancak solun genel hareket manevrasının bunlarla sınırlı kalması büyük bir sorun. Bu yaklaşım dünyada yükselen isyan ve devrimci kalkışmaları, işçi sınıfı eylemlerini alkışlamaktan ve önü askerler tarafından kesilen işçinin başkaldırısına methiyeler dizmenin ötesine geç-e-miyor. Başka şekilde ifade edecek olursak yaşanan krizi derinleştirmek için uzun uzadıya tarifler yapılırken diğer taraftan burjuvazinin ekonomi politikalarının ardında dizilerek onunla birlikte krizden çıkış ve beka için çabalanıyor. Örneğin her yerde işçi direnişleri varken hatta işçiler bütün pandemi sürecinde çarklar dönecek denilerek açlık ve salgın ikileminde ölüme terk edilirken, AKP ve patronlar kartlarını bu kadar açık ve net olarak ortaya koyarken direnen işçilere bu düzene karşı ayağa kalkmadıkça durumun değişmeyeceğini anlatmak gerekirken AKP’ ye hala kapanma çağrıları yapmak sistemin değirmenine su taşımakla aynı anlama gelir. Krizi derinleştirmenin ancak mücadeleyle olacağı defaatle yazılırken mücadele eden işçilerin yanında, içinde, peşinde tek bir hamle gelişmiyor. Özellikle sendikal bürokrasi ve buralarda yuvalanmış sol örgütlerin temel yaklaşımları bu zeminde şekillendikçe, AKP için yolun sonu geldi demekten öteye gitmeyen, iktidarı yolun sonuna götüren gücü kendinde görmeyip, örgütlemeyen bir eksende yol yürünüyor. Dolayımıyla işçi sınıfı ve ezilenlere karşı saldırılar daha da kuvvetleniyor.
AKP iktidarının saldırı konseptini salt gitme ve kaybetme korkusuna sığdırarak yapılan tüm analizler, konspetin AKP ve sermayenin iç içe girerek yönetmenin bir yöntemi olarak sürdürdüğünün görmezden gelinmesi itibariyle eksik kalıyor. Eskisi gibi yönetememek (rıza) yeni yönetme biçimlerine yönelmeyi gerektirir (Şiddet). Şiddet, yönetmenin bir aracı olmakla birlikte aynı zamanda ideolojik iknanın da aracıdır. AKP faşizmi tam manasıyla bunu yaparak yönetme yolunu seçmiştir.

Hepimizin kani olduğu şey doğrudur, iktidar siyasal ve ekonomik ciddi bir krizle yüzyüze. Genel ifadeyle ve en açık anlamıyla bu krizin faturası da işçi sınıfı ve ezilenlere ödetilmek isteniyor. Çünkü iktidarın temsil ettiği sistemin ve egemen sınıfın varlığının temeli böyle oluşuyor. Her kriz devrime ve karşı devrime gebedir. Şuan yaşadığımız dönem tam anlamıyla böyle bir dönemdir. Ancak burda asıl mesele hazır olmak ve iktidar perspektifli bir örgütlülük meselesidir. Sistemi yıkacak gücün örgütlü birleşik hattını kurabilme meselesidir. Yoksa sistem kendini revize edecek ve yoluna devam edecektir.

Bilimin taşıyıcısı proleterya değil, burjuva aydın katmandır. Modern sosyalizm bu katmanın tek tek üyelerinin zihinlerinden kaynaklanmıştır. Ve bunun entellektüel olarak daha gelişmiş olan ve koşulların el verdiği yerlerde modern sosyalizmi proleter sınıf savaşımına sokan proleterlere iletenler de bunlar olmuştur. Demek oluyor ki sosyalist bilinç, proleter sınıf savaşımına dışarıdan verilen bir şeydir, onun içinden kendiliğinden çıkan bir şey değildir.’ (V.İ. Lenin, Ne yapmalı?)

Tekil tekil yaşanan irili ufaklı ekonomik temelli kendiliğinden örgütlenen işçi direnişlerin öncüyle buluşması vurgusu günceldir. Marx ve Engels’in yaptığı işçi sınıfının ve emekçi halkın aşağıdan kendiliğinden gelen hareketinin devrimin vazgeçilmez dinamiği olduğu tespiti hala doğruluğunu korur. Nihayetinde Lenin’de bu tarife işçi sınıfının ekonomik mücadelesinin onu ancak sendikacılığa taşıyacağı tespitini ekleyerek ve ekonomik mücadelenin ekonomik mücadele olarak kaldığı müddetçe işçileri sosyalist bilinç düzeyine taşımayacağını belirtir. Bu analiz devrimci hareketin amentüsüdür. Bugün süren tüm işçi direnişleri içinde siyasal mücadeleyi barındırır. İşçi sınıfının sürdürdüğü mücadeleyi sadece kendi patronuna değil, tüm kapitalistlere, kapitalistleri destekleyen sınıfların temsilcisi hükümete karşı mücadelesi ancak öncüyle sınıfın mücadelesinin birliğiyle, bütünleşmesiyle mümkündür. Öncülük, işçi sınıfı adına söz söylemeyi, onlara üst perdeden hatta çoğu onlara ulaşmayan yazılar yazmayı değil işçi sınıfını güçlü kılmaya hizmet ettiği zaman devrimcidir. Süren işçi direnişlerini birleştirmenin üst politik aklı olarak bütün direnişlerin siyasal talebinin AKP faşizminin yıkılmasına bağlanması politik olarak hedef olmalı ve örgütlenmelidir. Bu anlamda öncünün görevi sadece bu siyasal hedefi ve bilinci işçi sınıfına taşımak değil siyasal bilincin sınıf içinde kendi iç dinamiğini yaratacak biçimde hizmet ve aracılık etmektir.

Devrimciler işçi sınıfını ve işçi sınıfının gündemlerini kendi dışlarında görmezler. Keza aynı biçimde yaşanan işçi direnişlerine yönelik yaklaşımları da işçi sınıfı kitlesini araç olarak görme eğilimi taşımaz. Öncülük tam anlamıyla maddi ve pratik bir süreçtir. Devrimciler yapmaları gerekeni icra edemedikleri sürece işçi sınıfı komünist öncüyü değil diğer güçleri tercih etmeye mahkumdur. Kapsamlı bir pratik eylem vasıtasıyla proleter sınıf bilincinin politik bilince dönüşebilmesi öncünün tarihsel marifetiyle mümkündür. Bu bağlamda yapılması gereken işçi sınıfına salt sözsel bir politik bilinç taşımaktan öte bilinç-eylem diyalektiği içinde bunu yapabilmenin yollarını bulmaktır.

Paylaşın