En Çok Okunanlar, Gündem, Mehmet Yılmaz Kaya, YAZARLAR

Demokratik devrim için ileri – Mehmet Yılmaz Kaya

Uluslararası emperyalist sistem 2020’nin martında kendini büyük bir borsa krizi olarak açığa vuran küresel krizinden bir yeniden yapılanma süreciyle kurtarmaya çalışıyor.

Yeniden yapılanmanın ilk hamlesi, Amerikan sermayesini önceleyerek (America First) uluslararası emperyalist burjuvazinin iç çelişkilerini öne çıkaran Trump politikalarından kurtulmak oldu. Amerika’nın hegemonyal tarihinde hiç görülmediği kertede tartışmalı ve çatışmalı seçimlerden sonra Biden, Trump’ın yerine başkanlık koltuğuna oturdu.

Avrupa sermayesi Amerikan sermayesi ile yeniden Transatlantik bağları kurarak bu beklentisinin karşılığını gördü. Biden, Çin denizi ve Asya NATO’su denebilecek Quad (ABD, Avustralya, Japonya, Hindistan) ülkeleri örgütlenmesiyle özellikle Güney Çin Denizi alanında bir kuşatmaya alınmaya ve yaptırımlarla ekonomik olarak daraltılmaya başlandı. Bu Trump dönemi politikalarının derinleşerek yürütülmesi demekti.

Benzer durum Ortadoğu gerilimleri bağlamında Kürt Özgürlük Hareketi’ne de yöneltildi. Saray yönetimine karşı sürdürülen bütün eleştirel tavırlara karşın Biden yönetimi, özgürlük hareketinin devrimci merkezinin tasfiyesinde TC’ye askeri ve politik destek vermekte hiç geri durmadı. Türk sömürgeciliğinin MSA’ya yönelik son saldırıları, Amerika’nın Trump zamanında Kürt devrimi önderlerinin başına koyduğu ödüllerin yenilenmesiyle başladı.

Bu veriler üzerinden ulaşacağımız sonuç, Biden yönetimiyle uluslararası emperyalist burjuvazinin kendi iç çelişkilerinin çözümünde yeniden yapılanmaya bağlı yeni bir evreye geçildiği ama bunun emperyalist yayılma politikalarında bir değişikliğe yol açmadığı aksine bundan önceki dönemden bildiğimiz politikalarda daha da derinleştiğidir.

Bu küresel eğilimin daha özellikli yanlarını görebilmek için konuya biraz daha yakından bakacak olursak; uluslararası emperyalist burjuvazinin içinde bulunduğumuz evredeki iç dengeleri ve yönelimleri birincil önemdeki konu olarak karşımıza çıkmaktadır. Çünkü emperyalist bunalımın en belirleyici sorunu yeni hegemonya ilişkilerinin hangi temelde inşa edileceği üzerinedir.

Bildiğimiz gibi 2020 martından bu yana emperyalist pazarda açığa çıkan kriz dünyanın ikinci savaştan bu yana süren Amerikan hegemonyasının artık sürdürülebilir olmadığının da bir ilanı idi. Amerikan ve Avrupa büyük sermayeleri arasındaki çelişkiyi bir ittifak haline getirmek, yani bildik haliyle eski Transatlantik birliği kurmak bir gereklilikti. Ancak bu ittifak içindeki dengenin ağırlık tarafı çelişkilerin de kaynağında olduğu için önemli bir sorun olarak gündemdeydi. Navalny olayı sırasındaki dalgalanmalar bir kenara Transatlantik dengedeki ilk belirsizlik kendini geçtiğimiz şubatta yapılan Münih Güvenlik Konferansı’nda gösterdi. Amerikan sermayesinin sözcüsü olarak Biden bir yandan Transatlantik ittifakının önemini vurgularken diğer yandan bu ittifakın Amerikan politikaları doğrultusunda ilerlemesi önerisiyle ittifak içindeki ağırlığın Amerika’dan yana yeniden kabulü üzerine tavır bildiriminde bulundu. Avrupa sermayesinin sözcüsü olarak da, Alman Başbakanı Merkel, keza Transatlantik ittifakını savunurken Almanya ve Avrupa’nın Amerikan politikalarından farklı çıkarları olabileceğini ifade etti.

Amerika’nın Avrupa’ya dayattığı Çin’le ticari ilişkilerden, Ruslarla Kuzey Akımı 2 doğalgaz hattı inşasından uzak durulması ve İran’la nükleer anlaşmada Amerikan yönelmesine destek verilmesiydi.

Bilindiği gibi bütün bu gelişmelerde Avrupa ve özellikle Almanya’nın tercihleri belirleyici oldu.

Almanya ve Avrupa Çin’le çok yüksek değerde ticaret anlaşmaları yaptılar. Çin ve Avrupa arasında yıllardır sürdürülen ticari görüşmeler Avrupa içindeki önemli bir dirence karşın Almanya’nın zorlamasıyla belirli bir ilke anlaşmasına doğru ilerledi. Almanya’nın Çin’le 2020 yılı içindeki ticareti 220 milyar doları aştı. Elbette bir pazar rekabeti içinde Çin’le ticari ilişkiler Amerika ve Almanya arasındaki çıkar dalgalanmasını hala yansıtan bir dalgalanma içinde bulunuyor.

Uluslararası burjuvazi arasındaki bir diğer çıkar çelişkisi KA2 üzerinden gelişti. Amerika, neredeyse %99’u tamamlanmış boru hattının son bağlantılarının inşasını engellemek için yaptığı zorlama bir Ukrayna Rusya savaşına doğru gelişmek üzereyken bir taraftan Almanya’nın bu hattın inşası üzerindeki ısrarlı tutumu diğer taraftan Rusya’nın Avrupa’yı da tehdit eden askeri niyet gösterimleri Ukrayna sorununun ağırlıkla gündemden düşmesini sağladı. Amerika, Almanya’nın bu ısrarını, KA2 üzerindeki yaptırımlarını artırmayarak ve Karadeniz’e göndereceği savaş gemilerini geri çekerek onaylamış oldu.

İran’la sürdürülen nükleer anlaşma konusunda ise İsrail ve Amerika’daki Yahudi lobisinin dayatmasıyla öne çıkan ve işi sürüncemede bırakacak Amerikan önerileri zamanla geri çekildi. Amerika, İran’a yönelik yaptırımlarını kaldırmak için önce sözleşme görüşmelerinin başlamasını önerirken, İran görüşmeler için önce yaptırımların kaldırılmasını önermekteydi. Sonuç olarak Viyana’da sürdürülen kapalı diplomasiye rağmen yaptırımların varlığında, nükleer anlaşma konusu İran’ı da umutlandıracak bir düzeyde ilerleme sağlamış görünmektedir.

Bu gelişmeler hegemonya sorununu da ABD emperyalizminin geri basmakta olduğu artık uluslararası burjuvazinin daha küresel politikalar etrafında merkezileşmeye başladığını bize gösteriyor.

Emperyalist merkezileşmenin yönü sadece Amerikan sermayesinin Avrupa sermayesinin çıkarlarına doğru yatkınlık göstermesinin yanında Avrupa sermayesinin de Amerikan sermayesinin önceki hegemonyal dönem yönelimlerine yaklaşmasıyla da kendini göstermektedir. Özellikle Almanya bu zeminde kimi siyasal değişiklikleri gündemine almış durumdadır. Bunlardan birincisi Alman siyasal atmosferini Amerikan çıkarlarını da önemseyen bir şekillenmeye doğru yöneltmek olduğu Merkel sonrası dönem hazırlıklarında kendini göstermektedir. Bildiğimiz gibi önümüzdeki Eylül’de Almanya’da genel seçimler olacak ve Merkel görevi bırakacaktır. Merkel’in yerine başbakan olarak merkez sağ partiler birliği (CDU+CSU) kamuoyu desteği zayıf bir adayı (%21), CDU’nun NRW eyalet başbakanı Laschet’i çıkartma kararı aldı. Ama diğer taraftan özellikle Yeşiller’in eş başkanı Annalena Baerbock, yüksek kamuoyu desteği ile (%28) giderek öne çıkmaktadır. Yeşiller Partisi, Amerikan dış politikasının tam destekçisi ve bu politika doğrultusunda savaş ve gerilim politikalarının tereddütsüz savunucusu durumundadır. Baerbock da bu politikaların en ileri temsilcisi ve sözcüsü durumundadır. Politik analizciler onun bir sonraki dönemin Merkel’i olacağını söylüyorlarsa da modernist ve sert stiliyle Eylül’den itibaren AKP-RTE üzerindeki Alman koruyuculuğunun ciddi ölçüde zayıflaması söz konusu olabilecektir.

Yeniden yapılanmanın özellikle Alman işçi sınıfı ve küçük burjuvazisinin kabulüyle daha sorunsuz ilerleyeceği bilindiğine göre Yeşilller’in böyle bir yürüyüşün kaptanı olması oldukça akla uygun bir tercihtir. Birinci savaş koşullarında Alman işçi sınıfını bastırmak için sosyal demokrasi iktidarı da aynı tercihin ürünüydü.

Bu gelişmeler, yeniden yapılanma sürecinde emperyalizmin önemli bir yol kat edebildiğinin işareti olarak görülebilir.

Bu çerçevede, yeniden yapılanmanın, küçük ve orta burjuvazinin tasfiyesiyle yüksek düzeyde bir sermaye yoğunlaşması ve merkezileşmesiyle birlikte emperyalist pazarı oluşturan geri ve orta gelişkinlikteki ülkeleri IMF ve Dünya Bankası’na bağlı mali sömürge yönetimlerine sokarak ilerlemekte olduğu söylenebilir. IMF’nin nisan başında yayınladığı raporunda dünya ekonomisinin küresel çapta kırk yıldan bu yana görülen en büyük büyüme oranına doğru geliştiğini ancak bu gelişmenin gelişkin ekonomilerle az gelişmiş ülkeler arasındaki uçurumu büyük çapta derinleştirdiğini belirtti ve üç aylık büyüme tahminini %5.5 ten %6’ya yükseltti. Bu belirleme oldukça önemlidir. Çünkü dünya ekonomisi Büyük Buhran’dan bu yana görülen en kötü, %3.3’lük bir daralmadan çıkarak bu büyümeye ulaşmıştır. Buna mukabil gelişmekte olan ülkelerde kişi başı gelirlerin 2019’a kıyasla, IMF’nin önceki tahmini olan %11’den %20’lik bir kayba dönüştüğü yine bu raporda belirtiliyor. IMF, tarihindeki en büyük kredi dağıtımına 650 milyarlık bir fonla hazırlanıyor. Ancak bu fonun dağıtımı bizzat IMF’nin dünyadaki emperyal eşitsizliğin sürdürücüsü olduğunu anlamaya ve yeniden yapılanmanın karakterini kavramaya yeterlidir. IMF’nin kaynak dağıtım programına göre, mevcudun %58’i gelişmiş ülkelere, %42’si gelişmekte olanlara, %3.2’si de düşük gelirli ülkelere sevk edilecektir. Yani 650 milyarlık yardımın sadece 21 milyarı düşük gelirli ülkelere, 212 milyarı gelişmekte olanlara kalanı yeniden emperyalist metropollere verilecektir.

Sermaye yoğunlaşması ve merkezileşmesinin dünya milyarderleri listesinden görülebileceği gibi hızla artmaktadır. Forbes dergisinin geçtiğimiz aylarda verdiği bilgiye göre dolar bazında dünya milyarderlerinin sayısı 2095’ten 2775’e yükselirken ellerindeki sermaye miktarı da 2020 başındaki 8 trilyon dolardan 13 trilyon dolara yükseldi. Ve elbette küresel sermayenin imparator şirketi olarak Black Rock’ın varlık değeri 8.68 trilyon dolar arttı.

Elbette sermaye merkezileşme ve yoğunlaşmasının sürdürülebilir bir egemenlik kazanması küresel pazardaki askeri yayılma ve egemenlik araçlarının üstünlüğünü de gerektirmektedir.

Trump döneminde Avrupa ve Amerikan sermayesi arasındaki önemli bir tartışma konusu olan NATO, yeni evrede yenilenen Transatlantik ittifakı çerçevesinde yeniden ele alınmaktadır. Her şeyden önce, daha önceki dönemlerde NATO’ya karşı mali yükümlülüklerini yerine getirmede ayak direyen Almanya, şimdi NATO’nun yenilenmesi konusunda en başta mücadele yürütmektedir. Macron’un beyin ölümü gerçekleştiğini ileri sürmesine karşın NATO’yu savunup silahlanmayla birlikte mali dirilmesini öne çıkarmanın ötesinde yeni dönemde NATO başkanlığını da, neo faşist AFD partisiyle işbirliği nedeniyle CDU başkanlığından uzaklaştırılan şimdiki Savunma Bakanı Annegret Kramp Karrenbauer’in alması siyasi kulislerde ifade edilebilmektedir.

Uluslararası emperyalist burjuvazinin bu örgütlenme düzeyi politik olarak kaçınılmazca doğu pazarlarına doğru emperyal genişlemenin önünde engel oluşturan Rusya ve İran siyasal alanları üzerindeki gerilimlerde kendini göstermektedir. Ukrayna-Donbass’tan Basra’ya çizilen eksen bu gerilimlerin somut alanlarını bize göstermektedir.

Ukrayna ve İran sorunu yukarıda ele aldığımız içeriğiyle bu bütün içinde değerlendirilmelidir. Ve şimdi de Filistin sorunu, aynı eksen üzerindeki gerilimlerin, her zaman güncel olan daimi bir gündemi olarak yeniden önümüzde yükselmektedir. Uluslararası emperyalizmin ikinci savaştan sonra Ortadoğu’yu ele geçirme politikasının bir aracı olarak bölgeye sapladığı siyonist hançer Filistin halkının topraklarının işgaliyle giderek büyüyen bir İsrail Devleti halinde yakın tarihin konusu oldu. Emperyalist burjuvazi her ne kadar kendi bölgesel politikalarının bir aracı olarak İsrail’in varlığına ihtiyaç duyuyorsa da İsrail-Filistin gerilimi, aynı zamanda Amerika’nın bölge Arap uluslarıyla ilişkilerinde de sürekli sorun yaratıcı oldu.

Son dönemde Trump, İsrail’in özellikle işbirlikçi Arap rejimleri tarafından tanınmasıyla bölgede bir açılım yaratmaya yöneldiyse de, bu politikanın devamcısı olmak isteğindeki Biden yönetiminin, Filistin topraklarında ki İsrail yerleşimlerini işgal olarak tanıması ve Uluslararası Ceza Mahkemesi (ICC)’nin İsrail’in bölge politikalarını denetlemeye açması siyonizmi oldukça telaşlandırdı. Zaten derin bir yozlaşma ve kriz içinde ki Netanyahu yönetimi bu durumdan kurtulmanın yolunu, ülkemizden de çok iyi bildiğimiz gibi savaşla aşmaya yöneldi. Bir yandan İran’la nükleer anlaşmayı provoke edecek tarzda İran nükleer tesislerine ve seyir halindeki gemilerine saldırdı, diğer yandan Suriye’ye yönelik hava saldırılarında bulundu. İran, gemilerine olan saldırıyı benzer şekilde İsrail gemilerine saldırarak cevapladı ama en son Natanz’daki nükleer tesise saldırıyı güçlü bir şekilde cezalandıracağını ilan etti. Ertesinde, İsrail roket fabrikasında güçlü bir patlama oldu ve ardından Suriye’den atılan kimi roketler İsrail’in Demir Kubbe adlı savunma sistemlerini aşarak İsrail’in içlerine düştü. Bu gerilim bütün sıcaklığıyla yükselirken, İsrail’in kuruluş tarihi olan ve Filistin halkı tarafından Nekba (felaket) olarak tanımlanan 14 Mayıs günü siyonist işgal altındaki Filistin topraklarında büyük bir direniş açığa çıktı. Suriye’den sonra Gazze’den yapılan ve Tel Aviv’e ulaşan roket saldırıları İsrail’in bugüne kadar sürdürdüğü dokunulmazlığını ortadan kaldırdı. Emperyalist dünya şimdi yeniden İsrail’i koruma telaşına düştü.

Özetle denilebilir ki uluslararası emperyalizmin verili an’da ki doğu’ya doğru genişleme zorlamaları gene bir başarısızlık içindedir. Ancak açıktır ki emperyalizm varlığını sürdürebilmek için bu zorlamalarından asla vazgeçemez. Bu nedenle hem Ukrayna hem Filistin-İsrail sorunu değişik görünümlerle önümüze gelmeye devam edecektir. Rusya’yı Belarus’tan Ermenistan’a sorunlarla kuşatma girişimleri sürerken İran ve Suriye’yi yaptırımlar ve savaşlarla hırpalama süreci görülür bir vade içinde kesintisiz süreçleri oluşturacaktır.

Bu zorlamaların jeo-stratejik konumu üzerinden jeo-politik merkezinin Türkiye ve TC olması kaçınılmazdır. Türkiye Karadeniz ve Kafkaslar üzerinden Rusya’yı ve doğrudan sınır hatları üzerinden özellikle İran ve Suriye’yi zorlayacak bir yerleşimdedir. Ve keza açıktır ki Rusya’nın güçlü askeri politik konumu karşısında büyük devletlerin karşı karşıya gelmeden taktik nükleer savaşları da içerecek kertede bir doğu pazarlarına açılma kapısını İran oluşturmaktadır. İran’ın düşürülmesi bölgede doğrudan Rusya’nın teslim alınması anlamına gelecektir.

İran kapısının açılabilmesi için emperyalizmin Serhat’tan Basra’ya kadar uzanan bir siyasal alanda Türk-Kürt ittifakını kurması gerekli görünmektedir. Emperyalist burjuvazi şimdi, BOP sürecinde Amerika’nın gerçekleştiremediği bu ittifakı yeni evrede gerçekleştirme politikası yürürlüktedir. Bu politikanın kilit karakterini Kürt halkının sömürgeciliğe karşı özgürlükçü ideoloji ve siyasetini oluşturup yönlendiren Kürt devrimci öncüsünün tasfiyesi oluşturmaktadır. PKK önderlikli Kürt halk direnişi kırılabildiği takdirde KDP’nin temsil ettiği işbirlikçi çizgide TC sömürgeciliğiyle Kürt burjuvazisinin ittifakı sağlanabilecek ve bu cephe sağlamlığı üzerinden İran’a yönelik emperyalist zorlama yerel TC ve işbirlikçi Kürt güçleri üzerinden yürütülecektir.

Gare sürecinde görüldüğü ve MSA’ya yönelik son saldırıda da bir kez daha açığa çıktığı gibi TC’nin KDP işbirliği ile Kürt devrimine saldırısı Almanya’sından Amerika’sına kadar yayılan doğrudan bir NATO operasyonudur. Kürt devriminin daha önce Zap ve Gare örneklerinde görüldüğü üzere bu saldırıyı da gerilla gücüyle tasfiye edeceği ve geçersiz bırakacağı açıktır. Ancak uluslararası emperyalist politikanın temel ekseni bu doğrultuya oturduğu için Kürt halkını askeri saldırılar, işbirlikçi kuşatmalar ve liberal politik oynaklıklarla emperyalist bölge politikalarına uyumlu hale getirme çabaları hiçbir zaman gündemden düşmeyecektir.

Bu koşullarda Kürt devriminin kendi özgürlükçü programını geçerli kılmasının en belirleyici halkası olarak TC sömürgeciliğine nihai düzeyde son verme ihtiyacı ortadadır. Bu bir Türkiye devrimi demektir. İçinde bulunduğumuz an dahilinde sürmekte olan NATO ve işbirlikçi Kürt destekli TC saldırısının boşa çıkarılması için metropol Türkiye’sinin devrimci ve demokratik güçlerinin siyasal desteği her ne kadar çok önemliyse de Kürt devrimi MSA’daki savunma hattının esas olarak metropoldeki bir saldırı hattının inşasına tabi olarak güçleneceğini görebilmelidir.

TC’nin devlet gücü, onu yöneten Saray iktidarı kadar en zayıf bir evresine girmiş durumdadır.

Saray iktidarının ömrü, uluslararası burjuvazinin bölge ihtiyaçlarına uygun davranabildiğince sürebileceği son emperyalist krizin günümüze kadar gelen seyri boyunca ortaya çıkmış durumdadır. Gerici faşist AKP-MHP iktidarının emperyalist merkezlerin finansal desteğini almadan ayakta kalma koşulunun kalmadığı artık günlük bir bilgi durumuna gelmiştir. Bir yandan kısa vadeli borç ödemeleri, öbür tarafta hazine eliyle Merkez Bankası’nın boşaltılması Saray iktidarının altından kalkamayacağı bir mali yük oluşturmaktadır. Damat’ın yetkilerinin alınması ve yeni MB başkanının atanmasından sonra nispeten duraksayan yabancı sermaye çıkışı MB yönetiminde yeniden yapılan düzenleme sonrasında rekor düzeylere ulaştı. Mart ayında yaklaşık 6 milyar dolarlık yabancı sermaye Borsa’yı terk etti.

İçinde bulunulan ekonomik daralma sadece rakamlar üzerinden değil Saray iktidarının egemenlik ilişkilerinde de hızla kendini göstermeye başladı. Bir yandan 5’li müteahhit çete birbirleriyle ihale kavgasına girerken diğer yandan özellikle son günlerde hızla yükselen mafyalaşmış devlet tartışmaları AKP-MHP iktidarı içindeki paylaşım kavgalarını iyice ortaya dökmeye başladı.

Yağmacı Saray iktidarı içindeki paylaşım kavgası TC’ye yönelik uluslararası finans kapitalin uyguladığı kredi kuşatmasından kaynaklanmaktadır. AKP-RTE iktidarı 2013 yılından beri aynı mali kriz içindedir. Sınıf egemenliği reel bir sermaye temeline yaslanmayan ticaret ve rant burjuvazisi üzerinden kurumlaşmıştır. Buna rağmen cari bütçe açığı hep dış finansman girişleri üzerinden dengelenmiştir.

Bugün itibariyle uluslararası emperyalizmin Türkiye’de AKP-RTE’ye karşı uyguladığı politikanın iki hedefinden biri onun MHP’den sıyrılarak Kürt ve Türk liberallerinin onayını alacak bir politik frekansa yönelmesi ve diğeri ise IMF politikalarının kabulüdür. Açıktır ki birincisi egemenlik ilişkilerini daraltacağı, ikincisi ise sınıf ve yığın desteğini dağıtacağı için AKP-RTE egemenliğinin sonu demek olacaktır.

Yine de uluslararası sermayeye yakınlaşma çabaları itibariyle MHP’den uzaklaşma hesapları bir miktar gerçekleşme rotasına girmiş olmalıdır ki Bahçeli’nin MHP’yi tek seçenek olarak göstermesinin yanı sıra faşist basında faşist katil Ağca’ya kadar varan RTE’ye yönelik bir eleştiri kampanyasının önü açılmış durumdadır.

Bugün itibariyle AKP-MHP-RTE egemenliğinin artık sürdürülemez olduğu herkesin üzerinde buluştuğu bir yaklaşım halindedir. Gerici faşist iktidar, bu egemenlik kaymasını önlemek için bir yandan uluslararası emperyalizmin kabulü çerçevesinde Kürt Özgürlük Hareketi’ne saldırmaktadır diğer yandan kitle üzerindeki hakimiyetini ülkeye ve uluslararası burjuvaziye göstermek adına İsrail’i bahane ederek dinci tabanının sokağa dökmeye yeltenmektedir. Bütün bunların kendisi için hiçbir çıkış kapısı açamayacağı ortadadır ama uluslararası emperyalizm, aynı zamanda, bölge politikaları itibariyle AKP-RTE’den başka bir egemenlik formuna geçişin Türkiye’yi bir kaosa sürüklemesini de istememektedir. Burjuva Türk muhalefeti de zaten böyle bir kaosa yol açmamak için uluslararası burjuvazi adına toplum muhalefetini kontrol altında tutmayı temel yönelme olarak tercih etmiş durumdadır. Kılıçdaroğlu’nun sokak eylemciliğini “kafadan silinecek” bir tarz olarak tanımlaması emperyalist burjuvazi ve yerel işbirlikçi siyasal yapıların güncel politik doğrultusunu bizlere göstermektedir: AKP-RTE egemenliği ya kendi açmazlarıyla kendi içinde çözülecek, dağılacaktır ya da zaten en çok iki yıl kalmış bir seçim momentine kadar bu iktidar emperyalizmin bölge politikalarının sürdürülmesine dayanak kılınacaktır.

Tüm bunlarla beraber yaşanan ekonomik ve siyasal kriz, artan yoksulluk, işsizlik, baskı ve iktidar saldırıları kadınlar için daha ağır sonuçlar yaratıyor. Bu süreçte AKP/MHP iktidarının saldırılarından en çok etkilenen kadınlar oldu. Pandemi sürecinde işgücü piyasasında kadın istihdamında yaşanan daralma ve salgının etkisiyle artan yoksullukla beraber kadın emeği sömürüsü daha da derinleşti. Sadece koronavirüs döneminin etkisiyle geniş tanımlı kadın işsizliğinin %40’ın üzerine çıktığı biliniyor. Bu süreçte yapılan düzenlemelerin kadın yoksulluğunu ve işsizliğini arttırmasının yanı sıra evden çalışma, işten çıkarma gibi etkileri de kadınların ev emeği sömürüsünü katmerledi. Esnek, güvencesiz, ucuz ve ev eksenli çalışmanın ağırlıklı olarak kadınlar tarafından yapılıyor olması aynı zamanda pandemiyi kendi ve temsil ettiği burjuvazinin çıkarına uygun bir fırsata çevirmeye çalışan iktidarın baskı ve saldırılarıyla bütünleşti. Ücretli emek sömürüsü ağırlaşan kadınların ev içi emek sömürüsü de arttı.

Bununla birlikte erkek-devlet şiddeti, ayrımcılık, baskılar kadınlara ve LGBTİ+lara karşı yoğın bir şekilde devam ediyor. Geçtiğimiz 6 ay içinde erkekler tarafından en az 155 kadın katledildi, binlerce kadın LGBTİ+ erkeklerin şiddetine maruz kaldı. Yine bu dönemde çokça kez erkek faillerin yargı, medya ve kolluk tarafından aklanmaya çalışıldığına, serbest bırakıldığına tanıklık ettik.

Tüm bunlara rağmen kadınların, LGBTİ+ların sokak ısrarını ve direnişini devam ettirdiği bir dönem geçirdik. İstanbul Sözleşmesi için sokaklarda, doğanın rant için talan edilmesine karşı İkizdere’de, Kod 29’a ve işyerinde tacize karşı patronların karşısında kadın direnişi devam etti. Kadınların, LGBTİ+ların hakları, hayatları için patriyarkal kapitalizmin saldırılarına karşı direnişleri tüm ezilenler için ilham kaynağı olurken faşizmin saldırıların önümüzdeki dönemde de kadınlar üzerinden şekilleneceği şüphesiz. Hem sokak direnişini kırmak hem de erkek karakteri ve ideolojisi itibariyle AKP/MHP faşizmi kadın düşmanı politikalarını önümüzdeki süreçte de sürdürecektir. Sokaktan geri adım atmayan kadınlara karşı İstanbul Sözleşmesi’nden geri çekilme hamlesiyle kadın direnişini kırmak isteyen iktidar, daha güçlü bir kadın isyanıyla karşılaştı. Hem AKP-MHP faşizmine hem de artan erkek şiddetine karşı öfkeli kadınların ‘daha fazlası, daha fazla direniş’ isyanı önümüzdeki günlerde sokakta yankısını bulacaktır. 6 Mart’ta, 8 Mart’ta ve 1 Mayıs’ta kendini gösteren kadın cesareti ve öfkesi önümüzdeki dönem işçi kadınlarla buluşarak, erkek şiddetine ve hetero-patriyarkal saldırılara karşı sokakta olmaya devam edecektir kuşkusuz

Devrimci komünist hareket, bu ihtimaller karşısında ne bir kafa karışıklığına düşer ne de taktik bir çözümsüzlüğe, çünkü AKP varlığında ya da sonrasında, örneğin CHP önderlikli millet ittifakı koşullarında da, uluslararası emperyalizmin Türkiye’ye ve bölgeye dair çizdiği rotada bir değişiklik olmayacaktır. Ülke içinde sermaye birikimini yüksek bir hızla sağlamak için yüksek bir sömürü oranı ve emperyalizmin bölge hakimiyeti için TC’nin askeri ve siyasal istihdamı ülkenin kaçınılmaz geleceği olacaktır.

Bu geleceği emperyalizme ve TC egemenliğine karşı bozacak biricik güç Türkiye proletaryası ve ezilen halklarının devrimi olacaktır.

Kürt devriminin yaygın ve yüksek düzeyli mücadelesine koşut olarak Türkiye metropollerindeki mücadele de giderek yükselmekte, devrimsel arayışlarını örgüt ve taktik planlamalar çerçevesine taşımaya başlamıştır. Bu, Birleşik Devrim Hareketi’nin son seferberlik kampanyasının somut sonucu olarak saptanabilir.

Halk sınıflarının örgütlenmesinde salgın koşullarının bizlere önemli avantajlar sağladığı da unutulmamalıdır. AKP-RTE iktidarı, bu koşulları kendi egemenliğini güçlendirmek ve güvence altına almak için yüksek düzeyde istismar etmektedir. Devrimci siyaset, salgının ve sonuçlarının halk sınıfları lehine çözümünün biricik koşulunun keza bu sınıfların iktidarı olduğunu en az AKP-RTE iktidarı kadar cesurca propaganda edebilmelidir.

Birleşik devrimin verili andaki bütün eksik ve zaaflarına karşı doğru bir mücadele ve örgüt çizgisi geliştirmekte olduğu proletarya dışı sınıfların önümüze koydukları tavır ve örgütlenmelerinden de anlaşılabilmektedir.

Bu sadece düzen soluyla aramızdaki ayrımı göstermek açısından değil aynı zamanda burjuva muhalefetin halk sınıfları üzerinde ki etkisini kırabilmek için de gerekmektedir. Her an patlayacak bir siyasal anaforda burjuva muhalefet bile artık kendini günden güne geliştirdiği programatik açılımlarla halk sınıflarına alternatif olarak önermektedir. Birleşik devrimi ve onun fiili meşru alan propagandasını demokratik devrim programıyla donatmak içinde bulunduğumuz dönem açısından iyice öne çıkmış bir ihtiyaç durumundadır.

Önümüzdeki günlerin AKP-MHP faşizmi için giderek çözülme günleri olacağı açıktır. Burjuvazi giderek büyüyen siyasal boşluğunu elbette başka biçimlerde yinelemeye çalışacaktır. Ancak devrim, bütün zaaf ve eksiklerine karşın bir siyasal alternatif olarak giderek öne çıkmaya başlamıştır. Daha ileri mevziler bu eksik ve zaaflarımızı giderdiğimiz ölçüde mümkün olabilecektir.

Paylaşın