Kültür - Sanat

Kitap tanıtım: “Silahlı mücadelenin gerekliliği ve hayatta kalabilme teorisinin çürütülmesi”

* Amir Parviz Puyan

“Proletaryanın öncüsü, kendi sınıfının besleyici toprağı üstünde yetişir ve proleter kitleler, kendi politik örgütlerinin desteğiyle bütün sınıfın güçlerinin gerçek örgütlenme temelini oluştururlar. Proletaryanın partisi böyle ortaya çıkar. Proletarya partisinin kuruluşunda her stratejinin doğruluğu, Marksist-Leninist grup ve örgütlerin korunması ve gelişmesi için seçilen yöntem ve yolların niteliğiyle ölçülür. Hayatta kalma stratejisi, kendini geliştirme becerisiyle birleşmezse, kendini geliştiren bir bütünün sıralanışına giremez. Bundan dolayı, böyle grupların varlığını emniyet altına almaya yönelik, kendi gelişme karakterini koruyamayan her strateji, oportünist ve savaştan kaçan bir stratejidir. Biz böyle bir teorinin, eninde sonunda kendini yok etme teorisi olduğunu da göstermeliyiz.

Bundan başka, “hayatta kalabilmek için saldırmama” tezinin gerçekte “polise, bizi hiç engele rastlamadan ortadan kaldırma iznini verin” demek anlamına geldiğini ispat etmeliyiz. Eğer savaştan kaçma yok olmaya eş anlamlıysa, bizim hayatta kalma zorunluluğumuz sorusu da gereksizdir. Bütün bunlara rağmen bu sorunun ortaya atılması, bizim hayatta kalma teorisinin gerçek oportünist karakterini tanımamıza yardım eder. Bu tezdeki “saldırmama”, devrimci güçlerin genişletilmesi için her türlü yapıcı uğraşı reddetmekle aynı anlamdadır. Bu görüş, mücadeleyi düşmanın kontrol edemediği en dar imkanlar çerçevesine sığdırmaya, yani miktarı göze batmayan ve sayıları iki elin parmaklarım aşmayan birkaç elemanın basit bir araya gelişi haline indirgemeye götürür. Sonra bu kişiler örgütlerini gizli tutarak, tarihle ve Marksist metinlerle uğraşacaklardır. Bu kişilerin faaliyet alanı en iyi ve genişletilmiş şekliyle, ezilen sınıflardan kişilerle birbirinden kopuk ilişkilerle sınırlıdır. Böylesi faaliyetlerde her örgütlü kişi, her zamanki günlük yaşantısını sürdürür ve bu hayat şeklini değiştirmek için her uğraş ona anlamsız görünür. Böyle bir araya gelişlerin, aktif devrimci bir grubun da amacı olan, hedefleri gerçekleştirme temeli üzerine kuruldukları şüphesizdir; yani komünist partinin kuruluşu ve devrimci bir teorinin yaratılması için yolu düzlemek. Fakat böylesi pasif ve ürkek tavırlarına rağmen, düşmana karşı kendi varlığını garantilemeye uğraşan böyle örgütlenmiş bir grup, partinin kuruluş süreci ve devrimci teorinin yaratılması konularında zorunlu olarak mekanik bir kavrayışa sahip olur.

İşçi sınıfı partisinin “uygun bir anda”, düşmanın darbesinden zarar görmeyen bütün Marksist grupların birleşmesiyle ortaya çıkacağını söyleyen bu kişilere göre devrimci teori, bu grupların Marksizm- Leninizm üzerine, başka halkların devrimci deneyleri ve kendi ülkelerinin tarihi üzerine yapılan incelemelerinden oluşacaktır. Ve tek tük kesintili ilişkiler de herhalde bu teorinin pratik bölümünü tamamlayacaktır. Bu teoriye göre tarihin zorunlu sürekliliği, bizim tespit edemediğimiz bir dizi faktörün ortaklaşa etkisiyle partinin kuruluşunu gerçekleştirir. Ayrıca, bir araya gelen proletaryanın öncüsü, “uygun şartlar” altında kitleye mücadeleyi kabul ettirir. “Uygun an” veya “uygun şartlar” kavramları, herhangi bir şey izah etmek için kullanılmayan bu teorinin zayıflığını örtmeye ve teorinin soyut analizleri ile eksik halka arasındaki boşluğu kapatmaya yarayan metafizik kavramlardır. Fakat eğer bağlantı halkası metafizik ise, bu bağ hiçbir zaman gerçek ve organik bir bağ olmayacaktır. Objektif gerçekleri ortaya atmadığı bir teorinin, gerçekte bağ kuramayacağı açıktır. Objektifliğini ve doğruluğunu ispat için kendini büsbütün eldeki imkanlarla sınırlamaya uğraşan bir teori, eninde sonunda sübjektivizmin kucağına düşecektir. Elinde geleceğe ulaşmanın aracı olmadan geleceği düşünen kimse, metafizik bir biçimde “uygun an” ları umutla beklemeye ve bu bekleyişten yalnız diyalektik olmayan bir düşüncede yerini alabilecek bir bağlantı kurmaya mecburdur.

Kendisini, matematiksel incelik hissini yaratmak için bir formül olarak göstermeye çalışan teori, devrim diyalektiğinden gittikçe daha fazla uzaklaşır: Öğrenme + kendini geliştirmek için hiçbir devrimci eyleme girmeksizin asgari örgütlenme + uygun an = Proleter parti. Proleter parti + uygun koşullar = devrim. Şüphesiz bu formül, proletaryanın ve devrimci kitlelerin örgütlenmesinde karşılaştığımız sorunların doğru çözümü olamaz; çünkü “uygun an” ve “uygun şartlar”, devrimci unsurlar mücadelenin her anında her tarihi zorunluluğa doğru cevabı vermedikleri müddetçe kendi kendilerine ortaya çıkmayacaklardır. O halde bu formül kime hizmet ediyor? Bu formül, düşman önündeki korkusunu, düşmanın egemenliğinin yıkılmasının olanaksızlığı ile haklı çıkarmaya çalışan oportünizme hizmet eder. Bu teori devrimci görevlerini, polisle hiçbir çatışmanın olmayacağı alanlarla sınırlar ve bununla mücadelenin gelişimini, tarihin metafizik ve mistik bir zaruri sürekliliğine terk eder. Böylece biz, proletarya partisinin örgütlenmesini hedef alan, fakat öylesine oportünist bir politikaya sahip bir teoriyle karşı karşıyayız ki, bu teori, varoluşunun her anında temel hedefini terk ederek kendisini eskisinden daha fazla hayatta kalmaya adayacaktır. Proleter hedeflerin hizmetinde olmak isteyen bu teori, kendini ayakta tutabilmek için bu hedefi feda eder. Böylesi bir “hayatta kalabilmek için saldırmama görüşü, pratikte “hayatta kalabilmek amacıyla, proleter partinin kuruluşu için devrimci uğraşları terk edelim” şeklinde son bulur. İlk büyük bildirgesini proleter partinin kuruluş sürecinde bulan devrimci mücadelenin diyalektiği, bu hayatta kalabilme arzusunu olumlu cevaplandırmayacaktır. Bunun aksine ona ani bir ölüm kararıyla en acıklı cevabı verecektir. Bu noktada savaştan kaçmanın yok oluş olduğunu da kavrıyoruz. Hayatta kalmayı hedef alan ve oportünist bir tavırla bu hedefin her türlü gelişme imkanını yok eden bir stratejinin üzerine tartışmak anlamsızdır. Ancak bu stratejinin o çok arzuladığı şeyi pratikle reddettiğini tespit etmek gereklidir. O, eninde sonunda bir çıkmaz sokağa girecektir. Bu çıkmaz sokağın sadece iki çıkışı vardır: ya düşmana karşı aktif bir devrimci pozisyon alıp kendini kurtarmak, ya da ihanet edip bu şekilde hayatta kalabilmek için polisin sempatisini aramak.

Düşman, devrimcilere karşı davranışında kendine özgü ölçütlere sahiptir. O, “benimle barış yap, benim öldürücü darbelerimden kurtulmak için benim hakimiyetimi kabul et” diyor. Düşmanın böylesi bir isteğini reddeden her devrimci grup, eylemlerinin derecesi ne olursa olsun, eğer düşmana kendi gelişmesini kabul ettiremiyorsa, onun öldürücü darbesini beklemelidir. Düşmana en büyük sevinci kendi iyi niyetliliğimizin kurbanı olduğumuz zaman hazırlarız. Düşman barikatlar arkasındaki herkese ateş etmektedir; o halde ya düşmana karşı ateş açmalı ya da barikatları terk edip beyaz bayrağı çekmeli. Barikatlar arkasında durup da düşmana ateş etmemekten daha kesin bir intihar şekli yoktur. Fakat “hayatta kalabilme” teorisinin, bütün direklerinin yıkılmamış olduğu görülür. Çünkü bu teori doğruluğunu, “saldırmama” prensibinin yardımıyla “gizli kalma” prensibinden çıkartmaktadır. Onlar kendilerini, yalnız herhangi bir saldırıdan kaçınmakla değil, aksine hareketlerimizi düşmandan gizli tutmakla düşmanın darbelerinden kurtuluruz şeklinde savunmaktadırlar. Gizli tutma başarısının ne garantisi olduğu sorulabilir. Bize verilecek cevap belki de doğrusu olacaktır; yani çalışmalara katılmaya çağrılacak kişilerin eksiksiz bilgileri ve örgütlü davranmaları için sürekli eğitim. İllegal bir hücrenin sürekliliği için zorunlu olan bu şart çürütülemez, fakat çürütülebilecek şey, bu şartın tek başına yeterli olmasıdır. Bu koşulun yeterli olmadığını anlamak için, tarihi deneylere bakmaya bile gerek yoktur. Bizim şimdiki koşullarımıza bir bakış dahi yeterlidir. Kısa tecrübemiz bize, her yoldaşın örgütsel zorunluluğu abartılan bir şekilde bağımlılığa dönüştürülmesinin yanlış olduğunu göstermektedir. Gerçekte, bizim hiçbirimiz ne kadar dikkatli olursak olalım, bu alanda hatasız olamayız. Hatasızlığımızı yüzde yüz garanti edebilecek şey ancak kesin olarak pratiksizliktir. Biz, eylem içinde olduğumuz zaman, Marksizm- Leninizm’i öğrenir ve kavrarız: böylece diğerleriyle bir çeşit ilişkiye de -ne kadar sınırlı olursa olsun- girebiliriz. İşte hata yapmanın olasılığı buradadır.

Yalnız bizim hatalarımız tehlike yaratmaz, aksine başkalarının hataları da yeni tehlikeler oluşturmaktadır. Eylem anında, pratikte kendilerinin ve başkalarının emniyetine çok az saygıları olan kişi ve çevrelere rastlıyoruz. Başlangıçta ne onları tanıyacak ne de eğitecek imkânımız var. Bu iddianın denenmiş örneklerle ispatına lüzum görmüyorum, çünkü her yoldaşın bu durumla ilgili çok olaya tanık olduğunu biliyorum. Genelde, tehlikenin tek tek her kişiden gelebileceğini söylemek zorundayız. Tek tek kişilere ve deneylerine, bunların eğitimi ne kadar başarılı olursa olsun, tam güven, tehlikenin önüne geçemez. Fakat sorun, tehlikenin bir kişiyle sınırlı olmamasıdır. Tehlike orada başlar ve sonunda bütün örgütü tehdit eder. Örgütü bu tehlikelerden nasıl koruyacağımız bir bütün olarak önlenemez olan tek tek hatalardan nasıl sakınacağımız üzerine düşünmemiz lazımdır. Gerekli fakat kesinlikle yetersiz olan gizlilik prensibinin, dinamik hayatta kalma şartlarını bir bütün olarak yaratmak için neyle tamamlanması gerektiğini ortaya koymamız gerekir. Gizli tutma bir savunma yönetimidir. Fakat, bu savunmanın pasif bir metodudur ve ateş gücüyle desteklenmediği müddetçe de böyle pasif kalacaktır. Eğer biz, devrimci şiddet uygulaması olmadan gizliliğin pasif ve emniyetsiz bir savunma taktiği olduğunu belirtip, gizliliğin devrimci şiddetle el ele gitmesi gerektiği sonucuna varırsak, hayatta kalma teorisini en yüksek hedef olarak kabul edemeyiz; yani saldırmama prensibini reddetmemiz gerekir. Bundan, “hayatta kalabilmek için saldırmama” teorisinin yerini “yaşayabilmek için saldırmak” teorisinin alması gerektiği ortaya çıkar.”

*İran devrimci tarihinde derin izler bırakan Halkın Fedaileri örgütünün teorisyenlerinden olan Amir Parviz Puyan devrimci kopuşu hem teoride hem de pratikte içselleştirmiş önder ve örnek bir militandı. Bir yoldaşıyla birlikte bu devrimci pratik içerisinde ölümsüzleşti. 1970 yılında yazılan bu metinde Puyan, mücadeleyi zahmetsiz bir şekilde sürdürme ve silahlı mücadeleyi erteleme gâyesinde olan oportünizmin teorisine karşı çıkıyordu. Bu teoriye verilen isim, ”hayatta kalma teorisi”ydi. Bu teorinin öne sürdüğü ”hayatta kalmak için saldırıya geçmeyelim” anlayışı, Puyan tarafından yerini, ”hayatta kalabilmek için saldırıya geçelim” anlayışına bırakıyordu.

Kitaptan bir kısmı okuyucularımızla paylaşıyoruz – Abdullah Polat tarafından Aralık – 1978’de Türkçe’ye çevrilmiş ve ilk basımı yapılmıştır.

Paylaşın