Ali Efe, Gündem, Umut Yazıları

Mücadelede kararsız denge ve taktik ihtiyaç – Ali Efe

aliefe@umutgazetesi.com

Öncesi bir kenara, Saray diktatörlüğü 2018 seçimlerinden bu yana sürekli dağılan ve zayıflayan bir egemenlik krizi içindedir.

Saray diktatörlüğü, 2020 başında patlayan küresel finansal kriz ve bunun yönetim aracı olarak devreye sokulan salgın konjonktürünü sınırsızca istismar etmesine karşın, ülkede ekonomik ve siyasal krizin derinleşmesinin önüne geçemediği gibi siyasal desteğinin de hızla erimesini engelleyememektedir. Borç, işsizlik, enflasyon rakamları uçarken sosyal tabanının en karakteristik çevreleri olan otobüsçüler, taksiciler, müteahhitler kesilen paylarının peşine düşmüş, iktidarın çete hakimiyeti aracı olan polis güçlerinde intiharlar yaygınlaşmış durumdadır.

Bütün kamuoyu anketleri bugün seçim olsa gerici, faşist ve sömürgeci iktidar blokunun seçimleri mutlak bir şekilde kaybedeceğini gösteriyor.

Bu koşullar itibariyle, bir taraftan nasılsa burjuva muhalefetin, örneğin Tunus’taki gibi fiili bir durum yaratma tavrının olmayışından güç alan bir tahmin olarak iktidar blokunun normal takvim itibariyle seçimlere kadar önünde olan iki yılı kullanmayı tercih edeceği ileri sürülebiliyor. Bununla birlikte, diğer taraftan, özellikle uluslararası finans kapitalin finansal ambargo koşullarında iktidarın artık kendini taşıyamadığı da görülebilir bir durumdur. Finansal darboğaz içinden çıkmanın biricik koşulu olarak hegemonyal istikrarını göstermek ve kalıcılığını kanıtlamak mecburiyeti içindedir.

Bu veriler itibariyle Türkiye’deki siyasal yapı tam bir kararsız denge kilitlenmesi içindedir: Ne iktidar zayıflayan hegemonyasını tahkim edebilecek ve kalıcılığını sağlayacak imkanlara sahiptir, ne de bir bütün olarak toplumsal muhalefet, bu derece zayıflamış bir iktidar yapısına karşı siyasal bir zorlama geliştirme gücündedir.

Kararsız denge hali ancak sürecin kendiliğince akışına bir müdahale insiyatifiyle bozulabilir.

Saray blokunun mecburi güzergahı

Her ne kadar sürecin tayin edici insiyatifi, iktidar konumunda bulunmaktan ötürü Saray diktatörlüğünün elinde olsa da en iyi ihtimalle iki sene sonraki seçimlerde sahip olduğu imkanları köklü bir şekilde kaybetme tehdidi onu şimdiden kendi beka’sı için bir şeyler yapmaya mecbur bırakmaktadır.

Bundan bir süre önce spekülasyonları yapıldığı üzere, zayıf ve çıkışsız konumu itibariyle RTE’nin güvenceli bir geri çekiliş için Akşener ve Abdullah Gül’le kimi temaslara girmesi çok da ihtimal dışı olmayabilirdi, ancak özellikle Afganistan sürecinde Amerika’nın yarattığı bölgesel boşluğun şimdilerde Saray blokunun dikkatini kalıcı iktidar arayışlarına yönelttiği gözlemlenebilmektedir. Bahçeli’yle uzun süredir sürdürülen seçim barajı tartışmasının Kabil’in düşüşünün hemen ardından sonuçlandırılması, BAE ile ilişkinin yenilenmesi, AB ve ABD ile temasın canlandırılması ve yalan propagandasının hızlandırılması böyle görülmelidir. Bu bağlamda, AKP ve MHP’nin seçim barajı ve sistemi üzerinde anlaşmaya vardıkları yönündeki açıklamaları, iktidar konumunu bir erken seçimle güvenceleme yolunu düşündüklerinin işareti olabilir. Siyasal gözlemcilerin ve bütün genişliğiyle muhalefetin ağırlıklı kanaati de bu yöndedir.

Ancak şurası açıktır ki, Saray diktatörlüğünün ister seçimli ister seçimsiz bir hegemonya yenileme sürecinin, tıpkı 2015’te olduğu gibi, her düzeyde sömürgeci politikalarla Kürt halkı ve politik örgütleri üzerinde siyasal ve askeri tahakküm kurmak ve bu tahakküm dolayımıyla metropol alanlardaki yasadışı zora fiili meşruiyet sağlayarak Türkiyeli toplumsal muhalefeti etkisiz hale getirmekten başka siyasal bir güzergahı yoktur.

Bu yönelimde Saray diktatörlüğünün seçim ya da fiili hegemonya tercihi, örneğin HDP’nin kapatılması, sandıklara el konulması vb gibi siyasal ve keza örneğin, MSA ve Rojava alanlarında büyük operasyonlar gibi askeri zor uygulamalarındaki kombinasyonun dağılımını değiştirecektir sadece, sürecin karakterini değil.

CHP’nin esamesi

CHP önderlikli burjuva muhalefetin sürecin bu yönlü akışına karşı, bugüne kadar olduğu üzere bundan sonrası için de kayda değer bir direniş göstermesini ya da fiili bir müdahaleyle sürecin akışını kendi kontrolü altına alacak bir inisiyatif geliştirmesini zaten kimse beklememektedir.

Emperyalist burjuvazi, bölgesel jeopolitik dengeler itibariyle Türkiye’deki bir iktidar değişikliğinin İslamcı muhalefeti karşısına almadan ve olası bir kaosun devrimci çıkışlara alan açmasına yol vermeden gerçekleşmesini kendi çıkarlarına uygun gördüğü için ülke burjuvazisi de bu politikaya uyumla siyasal değişimi fiili zorlamalarla değil, aksine bu tür inisiyatifleri bütünüyle engelleyen tarzda burjuva siyasal meşruiyetin kurumları üzerinden, örneğin seçimlerle sağlamaya kilitlenmiştir.

CHP’nin her gün tekrarladığı bu tavrın bir başka tezahürünü geçmişte MESS gibi işçi düşmanı kurumun işçi sendikalarının taleplerini büyük çapta kabul etmesinde gördük. Ülkede birikmiş çelişki potansiyelinin devrimci bir krize dönüşmesine imkan vermemek Türkiye modern burjuvazisinin topyekûn bir sınıf yaklaşımıdır. Bu tavır, Türkiye burjuvazisinin devrimi ne kertede güncel bir tehdit olarak algıladığını ve bu haliyle ondan ne kadar korktuğunu bize pratikçe göstermektedir.

Bu itibarla, Saray diktatörlüğünün uygulamaları karşısında burjuva muhalefetin tavrı bütün eleştirilerine ve karşıtlığına karşın “anayasaya aykırı olduğunu bile bile” destek verme, Saray politikalarına uygulamalarına “dörtlü onay” verme şeklinde gelişecektir.

Başur süreci

İktidarın hegemonyal yenilenme sürecinin sömürgeci politikalar doğrultusunda ve bağlamında gelişeceği öngörüsü Başure Kürdistan’da son dönemlerde yaşanan gelişmeler itibariyle de güçlenmektedir.

Bilindiği gibi, TC’nin MSA’ya yönelik saldırıları büyük çapta gerillanın direnişiyle tıkanınca işbirlikçi KDP sahnede yerini aldı. Geçtiğimiz Haziran ayında yaşanan MSA alanlarına doğru sarkma girişiminin gerillanın müdahalesi ve KDP’nin teşhiriyle durdurulduğunu biliyoruz.

KDP’nin bir brakuji (Kürtçe’de kardeş katliamı demektir) ihtimalini askeri ve siyasal açıdan göze alamaması ve Irak’ta gündemde olan seçimler itibariyle süreci tırmandırmaktan kaçınması bir süredir sahadaki gerilimi düşürmüş görünmekteydi. Ancak son günlerde, özellikle Amerikan’ın Afganistan’dan geri çekilmesi sonrasında bölge dengelerinin yenilenmesine tâbi olarak bölge sürecinde önemli bir canlanma yaşanmakta olduğunu gözlüyoruz.

Fransız Cumhurbaşkanı Macron’un, AB dışişleri temsilcisi Borell’in ve ilk kez olmak üzere CHP heyetinin Başur ziyaretleri oldukça dikkat çekicidir. Temaslar tümüyle KDP ve Barzani’lerle kurulmakta, başka bağlamlar bir kenara Kürt özgürlük hareketine yönelik yarınki bir saldırının siyasal destek zemini oluşturulmaktadır. Bu sürecin iç yansıması olarak Irak Savunma Bakanı ile Peşmerge Bakanlığı Sekreterinin MSA’ya yönelik saldırılarda birbirlerini inisiyatif almaya davetleri, KCK’yle yakın ilişkiler geliştiren YNK Eşbaşkanı Lahur Şeyh Cengi’nin yetkilerinin alınarak bu toplantıya katılmasının da engellenmesi gelişmenin tehlike boyutunu gösteriyor. Eş zamanlı olarak Xelifan bölgesinde toplamda on gerillanın KDP güçlerince şehadeti, Mahmur’un TC tarafından SİHA’yla vurulması, ABD’nin Şengal’in PKK ve Haşdi Şabi tarafından boşaltılma talebini bir kez daha yenilemesi ve KCK’nin KDP’yi “TC’yle birlikte kendisine karşı savaşa girmiş olmak”la suçlamasına paralel olarak Rojava Kamışlı’da ENKS ofisinin el bombasıyla, Rudaw’ın KDP’ye karşı gösteri yapan halkın taşlarıyla hedef alınması vb… bütün bu gelişmeler neredeyse son on gün içinde yaşandı.

Bir bütün olarak NATO bölge kontrolünü özellikle İran’a karşı yeniden yapılandırırken uluslararası emperyalizmin ve bölge sömürgeciliğinin hızlanan ilişki trafiği hiç şaşırtıcı değildir.

Bu ilişki yoğunlaşmasının Kürt özgürlük hareketinin devrimci önderliğini hedef aldığı kesindir. Ancak bu kesinlik çerçevesinin RTE ve Saray blokunun egemenlik ilişkilerini güçlendirebileceği henüz o kadar kesin değildir, çünkü konunun bütün bölgesel yayılımı içinde eriyen kitle desteği ve aşınmış bölge ilişkileri itibariyle RTE’nin vazgeçilemez bir öge olmadığı görülmektedir ve zaten CHP’nin, ülkede HDP’yle, bölgede KDP’yle girmekte olduğu ilişkiler bu kapsamın geleceğine ait RTE ve Saray dışındaki burjuva ihtimalleri önümüze sermektedir. Bütün bu karmaşıklık ve belirsizlik içinde belli ve kesin olanı ele alarak, yani Kürt devrimi üzerine hem Türkiye siyasal alanı itibariyle hem de bölge dengeleri itibariyle emperyalist ve sömürgeci güçlerin stratejik bir yönelim içinde bulunacaklarına dair bir belirlemeyle ilerlemek mümkündür ve bizim açımızdan stratejik olan yer burasıdır.

Bakur politiği

Kürt halkının böylesine ağır bir tehdit altında olduğu koşullarda Kürt liberallerin HDP üzerinden gündeme sokmaya çalıştıkları politik kampanya ise bizlere sunulduğu kadarıyla oldukça sorunlu görünmektedir. “Barış” (P. Buldan) esaslı ve geçmiş deneyimlerin gösterdiği gibi zaaflı bir çizgi ve “kaybettirene büyük kaybettirme” (S. Oluç) gibi ilkesiz, pragmatik doğrultularla açıklanan siyasal yönelimler HDP’nin Türkiye’nin ve özellikle de Kürdistan’ın içinde bulunduğu siyasal sürecin karakterini kavrayamadığını ya da ancak bir liberal bakışın müsaade ettiği kadarıyla kavrayabildiğini bize göstermektedir.

Halkın muhalefetini yükseltmek ve kararlılığını militanlaştırmak gibi içerikten yoksun, sadece parlamenter kapsam dahilinde ele alınan politik arayışların tıpkı 2015 Haziran ve Kasım seçimlerinde, özyönetim direnişi süreçlerinde olduğu gibi faşist ve sömürgeci iktidarın saldırıları karşısında Kürt halkının direncini yeterince güçlendiremeyeceği açıktır. Kamuoyu yoklamalarında, çözüm arayışları ya da mevcut siyasal yapıyla olan ilişkileri üzerine yapılan sorgulamalarda Kürt halkının sahip olduğu ulusal bilinç ve siyasal tecrübenin gerisinde sonuçlarla karşılaşıyor olmak, aslında liberal Kürt burjuvazinin Kürt halk özgürlüğünü en asgari kültürel özerklik ve haklara çeken siyasal yönelimlerinin eseri olarak değerlendirilmelidir.

Bu sol bir bakışla bizim ileri sürdüğümüz bir saptama değildir. Örneğin Türk liberal yazarı Murat Yetkin bile son değerlendirmelerinden birinde (6 Eylül 2021, Yetkin Report) HDP’nin “adeta AKP’den gelecek işaretlere açık olduğu”na dair bir yaklaşım içinde olduğunu ifade ediyor.

Özetle, Türk burjuva muhalefetinin kendi siyasal yaklaşımına ek olarak liberal Kürt burjuvazisinin de faşist ve sömürgeci Saray politikaları karşısında belirleyici bir muhalefet örgütleyemeyecekleri, bundan uzak durdukları görülmelidir.

Kararsız dengenin kutupları

Bütün bu elverir koşullarda, yani hem bölgesel konjonktürden az çok imkan bulmasına ve hem de burjuva siyasal alanda kendisine karşı etkin bir muhalefet gösterilmemesine karşın Saray diktatörlüğünün sürekli bir hegemonya kaybı içinde olması, kendi egemenliğinin yeniden üretim süreçlerinin tıkanmış olması da bir gerçektir.

Bu durum, yukarıda kararsız denge hali olarak tarif ettiğimiz bir iç devinim durgunluğu  momentidir.

Saray diktatörlüğü temsil ettiği rantçı, talancı, bezirgân sermaye karakteri itibariyle iktidarda bulunduğu dönem boyunca elinden geçen 2 trilyon dolarla kendini yeniden üreten değil, tam da bu sermaye karakterinin gerektirdiği gibi, tüketen bir iktisadi sistem geliştirmiştir. Bu iktisadi tükeniş, emperyalist yayılmacılığın “lütfu” olarak eline geçen siyasal egemenliği de tüketmiştir. Bununla birlikte, bu sınıfsal yapının bugün en zayıf durumuna rağmen iktidarını sürdürebilmesi Türkiye’nin sosyo politik tarihinin bir sonucu olarak ortaya çıkan geleneksel devlet-toplum ilişkisi; devletin kebir, toplumun tevekkül hukuku itibariyledir. Geleneksel suni denge dolayımının burjuvazinin devlet egemenliği mutlaklığına duyduğu ihtiyaç üzerinden politik şekillenişidir. Ülkedeki kararsız dengenin yapısal kurgusu budur.

Ancak elbette gene aynı yapısallık devinimleri içinde varlığını gösteren ve Saray diktatörlüğünün hegemonyasını dağıtan, zedeleyen siyasal olgular da söz konusudur. Bu, toplamda,Türkiye’de ve Kürdistan’da gerici faşist RTE/AKP diktatörlüğüne karşı en etkisiz kalındığı koşullarda dahi süren devrimci muhalefetin varlığı, devrimci savaşın sürdürülmesidir.

AKP iktidara gelirken nasıl, stratejik yenilgisine karşın devrimci solun devlet karşıtı ajitasyonunun toplum nezdindeki karşılığını istismar edilecek bir birikimde bulduysa, bugün bütün etkinliksizliğine karşın Türkiyeli ve Kürdistanlı devrimci güçlerin devrimci demokratik değişim ajitasyonunun toplum nezdinde yarattığı birikim de AKP-MHP faşizminin istediğince yol alamamasını, burjuva muhalefetin istediğince muhalefet edememesini koşulluyor. Bugün halk sınıflarının yüzde 20’si artık mevcut burjuva sistemden uzaklaşmış durumdadır. Bu uzaklaşma bir yanıyla halk sınıflarının kendi sömürülen, aşağılanan, zulüm altında aç ve çaresiz bırakılan sosyal varlıklarının kendiliğinden bilinç yansımasıysa, bu bilince sistem dışı arayış yönlendirmesini veren sokakta, salonda, zindanda, dağda, fabrikada gösterdiği direnişle en geniş haliyle devrimci demokratik sol muhalefettir.

Devrimci muhalefet, her ne kadar düzenden beklentisini kesmiş halk sınıflarının küçük bir kısmını dahi etkin bir muhalif çizgide örgütleme becerisini henüz gösteremiş durumdaysa ve bu nedenle Saray rejimi, geleneksel devlet egemenliğinin bir uzantısı olarak ülke siyasetinin tepesindeki varlığını sürdürebiliyorsa, aynı şekilde bu harami çete iktidarı da bütün saldırganlığına ve elindeki bütün devlet gücüne karşın devrimci demokratik mücadelenin önüne geçemedi ve bu mücadelenin savaşçılarının bütün burjuvazi için bir düzen yangınının zebanileri olma ihtimalini ortadan kaldıramadı. 6-7 Ekim Serhildanı ve Gezi Haziranı faşist ve sömürgeci burjuvazi için hala bir kabustur. Karasız dengenin siyasal tezahürü de budur.

Belirleyici taktik

Yukarıda ifade ettiğimiz gibi kararsız dengeden çıkılması ancak müdahil bir inisiyatifin varlığında söz konusu olabilecekse bu inisiyatifi gösterecek olan, kendi varlığına içkin bir özellik olması itibariyle devrimci savaş güçlerinden başkası değildir.

Sürecin bu karakteri kendini yavaş yavaş açığa vurmaya başlamıştır. Birleşik devrimin ve birleşik mücadelenin kendi yetersizlikleriyle hesaplaşan bir yürüyüşü artık devrededir.

Bu yürüyüşün en örgütlü kolu olarak Kürt devriminin, NATO kapsamlı bir şekilde TC ve KDP operasyonlarıyla savunma savaşına sokulması devrimin daha ileri pozisyonlar almasının önündeki en temel engeldir ve genel emperyalist ve sömürgeci yayılma amaçlarının dışında, olabilir ki saldırıların tam da ülkedeki  siyasal değişim sürecine denk gelecek şekilde zamanlanması düşmanın taktik planlaması  dahilindedir. Öyle ya da böyle, Kürt devrimi süreci yönlendirecek etkili bir inisiyatif gücünden düşürülerek savunma çizgisine sokulmuş ve Kürt halk muhalefeti, Kürt liberallerin öncülüğünde düzen kalıplarına sıkışmış bir mücadele anlayışı ve tarzına mahkûm edilmiş durumdadır.

Bu yılın başında devreye giren düşman operasyonları karşısında Kürt devriminin savunmacı bir çizgide taktik geliştirmesi, askeri planda gerilla direnişine ek olarak siyasal planda Kürt ulusal birliğini ve Türkiyeli demokrasi güçlerinin muhalefetini öne çıkarması aslında sürecin tahkimatında bugüne kadar sarkan bir boşluk doğurmuştur. Ne KDP işbirlikçiliğinin pozisyon kaydırması ne de daha kendi gündemine ilişkin bile etkin bir muhalefet yükseltemeyen Türkiyeli devrim ve demokrasi güçlerinin böyle bir mevzilenmeye geçebilmesi söz konusu olamazdı ve olmadı. KDP işbirlikçiliğini derinleştirirken, Türkiye devrimci ve demokratik muhalefeti konuyu yeterince gündemleştiremedi bile. Ama buna karşın, savunma taktiği Kürt halk yığınlarının ve öncü kadrolarının bütün enerji ve dikkatini, liberal politikaları kolaylaştıracak tarzda  emdi; taktiğin sınırları itibariyle etkisiz kıldı. Bugün gelinen noktada ise, TC ve KDP’nin saldırı pozisyonları kısmen dağıtılıp sürecin tozu dumanı az çok aralanınca Kürt devriminin de bu yönlü uyarısı gecikmedi. Faşist devlete karşı devrimci şiddet esaslı mücadelenin öne çıkarılması gerektiği, demokrasi mücadelesinin olmazsa olmaz koşulunun bu stratejik yönelime tâbi olmak olduğu, aksi durumda barış savunuculuğu ve demokrasi havariliğinin yanlışlığı özellikle Kürt ve Türkiyeli devrimci gençliğe iletildi. (Faşist Teröre Karşı Devrimci Şiddet, S. Erdem, 5 Eylül 2021, Y.Ö.Politika)  

Bu konu sadece mücadele anlayışı itibariyle liberallere yapılan bir uyarı kapsamında dar bir bakışla değil, aynı zamanda  mücadelenin yoğunlaşması gereken taktik alan itibariyle de doğru temellendirilmelidir: Metropol alanlar mücadelenin merkezine alınmalıdır. Özyönetim direnişlerinde olduğu gibi devrimci tarzda ama gene savunma derinliğinde; Hakkari’de, Diyarbakır’da kurulan savaş hattının başarısızlığını bildiğimiz koşullarda “Kürdistanlı ve Türkiyeli devrimci gençler”e yapılan gönderme birleşik devrim-birleşik mücadele hattını ifade ediyor olmalıdır.

Mücadelenin tarz ve alan itibariyle gereken taktiği Umut editoryasının bir değerlendirmesinde de ifade edilmiş, Kürt devriminin MSA’daki savunma hattını Türkiye metropollerindeki saldırı taktiği üzerinden kurmasının daha doğru olacağı belirtilmişti (Bizim Günlerimiz Geliyor, 17 Haziran 2021) .

Bu nokta şu açıdan oldukça kritiktir: Kürt devrimi elbette son derece güçlü ve gelişkin bir örgütlülük ve mücadele düzeyi oluşturuyorsa da, çözüm süreci ve özyönetim direnişleri sonrasında Kürt halk hareketinin kitle gücünde farkedilen bir geri çekilme vardır. Metropol proletaryası ve sair halk sınıfları açısından ise biat ve tevekkülün aşılmasını an meselesi kılacak kertede bir çelişki ve öfke birikimi devrimci öncünün gereken yeterlikte müdahalesini bekler durumdadır. Bir tarafta güçlü bir öncü ama geri çekilmiş bir halk hareketi, diğer tarafta zayıf bir öncü ama burjuvaziyi ürkütücü potansiyel bir dalga… Marx’ın bir dönem “Polonya’nın Polonya’da değil İngiltere’de kurtarılması gerekir” dediği benzer koşullar itibariyle Kürt devrimi başka hiçbir alandaki pozisyonunu bozmadan metropol alanlarda liberal Kürt siyasetini aşmayı gündemine almalıdır.

Emperyalizmin ve sömürgeciliğin ülkede, Kürdistan’da ve bölgede keza kaçarcasına kovalanması, metropol sahada birleşik devrim-birleşik mücadele güçlerinin devrimci savaş taktiğini devreye sokmasına, taktiği başarıyla uygulamasına bağlıdır.

Paylaşın