En Çok Okunanlar, Umut Yazıları

Editörden | Sistemin çöküş verileri ve devrimin derinleşen koşulları

ABD’nin Afganistan’dan arkasına bakmadan çekilişinin ardından planları daha açık okunabilir hale geldi. Çin’i kuşatma stratejisi çerçevesinde yeni konumlanma ve güvenlik anlaşmaları yapılmaya başlandı. AUKUS güvenlik anlaşması bu çerçevede atılan önemli bir adım oldu. Amerika Birleşik Devletleri, Birleşik Krallık ve Avustralya arasında güvenlik, siber savunma, yapay zekâ ve teknoloji alanlarında Çin’in etkisine karşı koymayı amaçlayan bu anlaşma Çin’i tehdit ederken bir yönüyle de Fransa’nın pazarını daralttı.

Fransa ile Avustralya arasında 2016 yılında imzalanan denizaltı anlaşmasının Fransa deniz sanayisine 56 milyar dolar kazandırması bekleniyordu. Ancak Avustralya parlamentosu bu anlaşmayı AUKUS çerçevesinde iptal etti. Fransa bu kararı “sırtından bıçaklama” olarak değerlendirdi ve ABD ile Avustralya büyükelçilerini çağırdı. Birleşik Krallık için ise “sürekli oportünizmi biliniyor” diyerek, büyükelçiyi çağırmanın gerekli olmadığını açıkladı. Bu sözler krizin sadece başlangıcı oldu.

ABD’nin Fransa pazarını daraltması bu olayla sınırlı kalmadı aynı zamanda İsviçre’nin Rafale uçakları yerine ABD’nin F-35 uçaklarını tercih etmesi, Paris’te İsviçre Konfederasyonu Başkanı Guy Parmelin ile Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron arasında öngörülen görüşmenin iptaline neden oldu. Fransa Dışişleri Bakanı Jean-Yves Le Drian yaptığı açıklamada, “yüzyılın anlaşması”nın sabote edilmesinin “ağır bir kriz” yarattığını belirtti. ABD ile Fransa arasındaki gerilim konusunda şu ifadeleri kullandı: “Ortada bir yalan var, ikiyüzlülük oldu, büyük bir güven ihlali oldu, hor görülme oldu, aramızda işler yolunda gitmiyor.” Elbette konu, öyle olmadığı için sadece Fransa ve Amerika arasında kalamazdı. AB hem Konsey başkanı Michel’in hem de Komisyon başkanı von der Leyen’in açıklamalarıyla gelişmeyi Fransa lehine kınadı. Ardından AB’nin Avustralya ile aralarında sürdürdükleri serbest ticaret anlaşması üzerine müzakereler ertelendi.

ABD, gerilimi yumuşatmaya yöneldi. Sert açıklamaların sükûnete bağlanmasının formülü olarak Fransa ile Yunanistan arasında askeri iş birliği açıklaması tam da bu krizin üzerine geldi. Uzun zamandır ABD’nin güç biriktirdiği Yunanistan ile yapılan bu anlaşma elbette ki ABD’nin konumlanmasını güçlendirecek düzeyde Fransa’yı da içine dahil etmesi oldu. Ancak ABD, Fransa’nın oklarından kurtulamadı. AB’nin en güçlü ülkelerinden biri olan Fransa Cumhurbaşkanı Macron “Avrupalılar saflıktan çıkmalı” vurgusunu yaparak “Amerika Birleşik Devletleri değerler açısından büyük tarihsel dost ve müttefiktir, ancak on yıldan fazla bir süredir Amerika Birleşik Devletleri’nin önce kendisine odaklandığını ve Çin ve Pasifik’e yönelen stratejik çıkarlara sahip olduğunu belirtmek zorundayız… Avrupalılar olarak kendi korumalarımızdan payımıza almamız gereken şey, aynı pragmatizm ve aynı berraklıktır. Bu ABD ile ittifaka alternatif değil, ikame değildir; bu Avrupa direğini NATO çerçevesinde üstlenmektir. Kendi güvenliğimiz için daha fazla sorumluluk almamız isteniyor, bunun meşru olduğunu düşünüyorum; bu nedenle bunu yapmak bize kalmış.” dedi.

Bu açıklamaların ABD’nin dış siyaset stratejisi açısından bir ilk olmadığı aşikâr. ABD’nin tek başına hareket edip herkesi sorumlu kıldığı uluslararası faaliyetler özellikle Orta Doğu’dan çekilme açıklamaları sonrasında daha büyük krizlerin Afganistan benzeri tetiklenmesinin önünü açtı. AB ülkeleri için büyük ortak olan ABD, güçlerini Orta Doğu üzerinde çekerken AB bu pozisyonda durumu dengelemek zorunda kalan taraf oldu. Fransa’nın ABD ile yaşadığı krizin temel dayanaklarından birini burası oluşturuyor. ABD güçlerini çekerken Fransa Orta Doğu’nun merkezinde tüm ülkeleri toplayıp görüşmeler ve ticari anlaşmalar yaptı. Fransa bir taraftan ABD’nin çekilme stratejisindeki yaşanabilecek krizleri kapatmaya çalışırken bir taraftan da Orta Doğu’ya aktif aktör olarak girebileceğini gösterdi. Fransa’nın ABD kontrolü dışında hareket serbestisi yaratacak bir büyümesini engelleme adına ise ABD bu iki anlaşmayı iptal ettirip, Yunanistan ile yapılan anlaşmayla Fransa’nın kontrolünü elinde tutmaya çalıştı. Bu anlaşmalar sonucunda Fransa Avustralya’da 56 milyar dolar, İsviçre’de 6 milyar frank kaybetti. Yunanistan’da ise sadece 3 milyar dolar kazanmış oldu. Açığa çıkan krizin boyutu şunu gösteriyor ki ABD ve AB ilişkileri tek ip üstünde hareket edemeyecek kadar geriledi. Bu durumun AB’yi yeni kuruluşlara, ittifaklara itmesi kaçınılmaz görünüyor.

Fransa Dışişleri Bakanı Jean-Yves Le Drian “Avrupalılar tarihte kalabilmek için birlik olmak ve birlikte kendi çıkarlarını savunmak zorunda olduklarını hissetmezlerse, kaderleri tamamen farklı olacaktır” diyerek ABD ile gelinen son noktada durumu bu sözlerle gayet net özetliyor.

Avrupa ve ABD arasında açığa çıkan bu tarz politik çelişkilerin arkasında uluslararası emperyalist sistemin giderek derinleşen krizi olduğu kolayca görülebilmektedir. 2020 Mart’ında bütün şiddetiyle açığa çıkan mali kriz, koronavirüs salgını atmosferi ve önlemleriyle kontrol altına alınmaya çalışıldı. ABD, 2008 krizinden bu yana sürdürdüğü genişleyen para politikasını bu yeni durumda bütün potansiyeli ile kullandı. 20 trilyon dolar olan borcu bu sene itibariyle 28,4 trilyon dolara çıkacağı yazılıyor. Piyasadaki bu dolar bolluğu elbette emperyalist pazarda ağır bir baskı yaratıyor ve AB, Euro’nun istikrarı adına bu politikanın durdurulmasını talep ediyor. Ve kendi pazar güvencesi için başta Çin olmak üzere Doğu pazarlarıyla ilişkilerini ABD’nin tedarik zincirleri üzerine yarattığı kilitlenmeleri aşmak üzere yeniden organize etmeye çalışıyor. Çin’in Kemer Yol projesi (BRI)’ne karşı Küresel Geçit (GG) projesini hem ABD’nin engellerine hem Çin’in rekabetine karşı organize etmeye çalışıyor. Diğer taraftan enerji darboğazına karşı Kuzey Akımı 2 projesinin tamamlanması Almanya’nın ABD’nin eski hegemonyal tutumu karşısında Almanya’nın tutumunu ortaya çıkarmıştı. Olasıdır ki bu tutumun Doğu pazarlarının iç örgütlenmesindeki gücü karşısında duyacağı tedirginliği olabildiğince azaltmak üzere son Şanghay İşbirliği Örgütü toplantısına Putin kendini karantinaya alarak katılmadı. Bu toplantı bugüne kadar gözlemci statüsünde olan İran’ın kesin katılım kararının resmileşeceği bir toplantı olması açısından çok güçlü ve yüz yüze bir toplantı olacaktı. Ancak Putin’in toplantıya katılmaması sonrasında emperyalizmin güncel iktisadi ve politik manevralarına karşı Doğu’nun üç direnç noktası; Rusya, Çin ve İran aynı karede resim vermediler. Bu stratejik birlik üzerine kendi basınlarında da atmosferi yükseltmemeye dikkat ettiler.

Almanya seçimleri bu gelişmelerin gölgesinde yaşandı. 16 yıllık Merkel iktidarı seçimi kaybetti, şansı koalisyonlara kaldı. Seçimlerden Sosyal Demokrat Parti (SDP) yüzde 25,7 ile birinci, muhafazakâr Hristiyan Birlik Partileri (CDU-CSU) yüzde 24,1 ile ikinci sırada yer aldı. Üçüncü sıradaki Yeşiller Partisi’nin oranı yüzde 14,8 ve dördüncü sıradaki Hür Demokrat Parti’nin (FDP) oy oranı yüzde 11,5 olarak hesaplandı.

Bundan iki ay önce hiçbir saha çalışması Sosyal Demokrat Parti’nin böyle bir atak yapabileceğini öne çıkartamıyor, hiçbir analiz böyle bir ihtimalden söz etmiyordu bile. Bir iç politika etkisi yaratacak şekilde yaşanan sel felaketinden de Merkel hükümeti 30 milyar Euro gibi bir bütçe desteğiyle siyasal bir sıkıntı yaşamadan çıkabilmişti. Dolayısıyla, Alman iç politikasında hızla gelişen bu değişimi yukarıda aktarılan küresel gelişmeler itibariyle Alman finans kapitalinin bir tercihi olarak değerlendirmek gereklidir. Bir taraftan salgın uygulamalarının yarattığı sosyal tepkiler, öte tarafta enerji krizi ve yüksek enflasyon gibi başta proletarya olmak üzere tüm çalışan sınıfların tepkisini çekecek bir siyasi konjonktürü yönetebilmek için Alman burjuvazisi halk sınıflarına daha dönük siyasal kimlikleri nedeniyle Sosyal demokrat iktidarının önünü açtı. CDU adayı Laschet her falsosuyla gözden düşürüldü, SPD adayı Scholz’a itibar akıtıldı. Sosyal demokratlarla aynı kategoride ele alınması gereken Yeşiller de iktidara yakın tutuldu ancak Amerikancı çizgisi itibariyle bundan üç ay evvel açık ara önde giden Yeşil aday Baerbock hakkında yürütülen propagandayla geriye itildi. Sosyal demokratların Rusya’yla sürdürdüğü geleneksel yumuşak politikaya Alman burjuvazisinin ihtiyacı bugün her zamankinden çok daha fazla görünmektedir. İşin bu niteliği Alman burjuvazisinin yeni iktidardan istediği ve beklediğinin toplum muhalefetini kontrol altında tutmasının yanı sıra Amerikan politikalarına mesafeli durulması olduğunu da açığa çıkartmaktadır.

Bütün bu dengelerin sonucunda ortaya çıkan seçim tablosunda AB’nin ekonomik olarak en güçlü olan ülkesini bir koalisyon krizi bekliyor. Yüksek enerji maliyetine karşın yeterli miktarda sağlanamayan enerji miktarı Alman burjuvazisinin önümüzdeki dönemde bütün politikalarını belirleyecek. Enerji açısından tek alternatifin Rusya olduğu; tedarik zincirleri itibariyle Doğu kaynaklarına bağlılığın güçlü olduğu ve ihracat açısından en istikrarlı sahanın gelişen ekonomileri itibariyle keza Doğu ülkelerinin olduğu koşullarda Afganistan çekilmesinde görüldüğü gibi Almanya ve ABD arasında çelişkili bir dış politika süreci önümüzdeki dönemin ağırlıkla belirleyicisi olabilir görünmektedir.

AB ve ABD’den oluşan merkez emperyalist kamp kendi krizinin içine yuvarlanırken, kuşkusuz bu kriz devrimci olanakları açığa çıkartma grafiğini yukarı yönlü çiziyor. Pandeminin yarattığı ekonomik kriz büyüyen enerji sorunu ile katmerleniyor ve AB’yi, İngiltere’yi kilitliyor. Sömürgeler üzerinden elde edilen fosil yakıtların kullanımı belirli bir seviyeye ulaştı. Bu ülkeler krizin faturasını bu kez kendileri ödemek zorunda kalacaklar. Bu temelde ABD-AB emperyalist kampı sömürgelerden elde ettiği refahın bedelini ödeyeceği günlere doğru hızla ilerliyor. Bu kaçınılmaz bir sıcak savaşlar döneminin de önemli işaret başlıklarından birini taşıyor.

Bu krizin önemli başlıklarından birini de Çin’in ABD tarafından kuşatılması ve Asya’daki enerji krizi oluşturuyor. Çin de AB ülkeleri gibi enerji krizi ile boğuşuyor. Dünyanın en büyük enerji tüketicisi konumunda bulunan Çin’de arz talep dengesizliğinden kaynaklanan enerji krizi nedeniyle sert tasarruf tedbirleri alan hükümet, Pekin ve Şangay gibi nüfus yoğunluğu yüksek şehirler dahil olmak üzere ülkede planlanmış elektrik kesintileri uyguluyor. Aynı zamanda Çinli emlak devi Evergrande’nin batabileceğine ilişkin endişelerle birleşmesi küresel piyasaları daha da tedirgin hale getiriyor. Çin’in krizi bir nevi dünyanın krizi anlamına geliyor. Uluslararası ticaret zincirinin dağılması ve krizi hiç şüphesiz ABD kuşatması ve yaptırımlarından bağımsız gelişmiyor. Çin’in yaşadığı krizin faturası mutlak dünyaya kesilecek nitelik taşıyor. Paylaşım savaşının verileri bu krizle birlikte yüklenmeyi hızlandırıyor.

Uluslararası emperyalizmle Çin arasında, örneğin Tayvan’da ya da Güney Çin Denizi etrafında ortaya çıkan ya da keza uluslararası emperyalizmle Rusya arasında Ukrayna, Karadeniz, Belarus’a kadar taşınan gerilimlerin sıcak savaşlara dönüşmemesinin biricik koşulu çok açıktır ki emperyalist dünyanın vuruş gücü açısından Çin ve Rusya’nın gerisinde kalmasıdır. Ancak buna karşın daha konvansiyonel düzeyde savaş ihtimalleri de hiç değilse bu aşamada emperyalist dünyayı ürkütmektedir. Bu nedenle ABD, özellikle emperyalist blok üzerinde askeri hegemonyasını aynı zamanda siyasal bir hegemonya olarak da istihdam edebilmek için bu tür gerilimleri bir yandan kışkırtırken diğer taraftan yakın geçmişte olduğu gibi bu dönemde de hem Çin hem de Rusya’yla askeri sınırlandırmalara ilişkin görüşmelerini sürdürmektedir. Geçtiğimiz günlerde Çin ve ABD’nin ikinci dereceden askeri heyetleri iki günlük bir buluşma yaptılar ve Çin, ABD emperyalizminin askeri tehditlerini eleştirirken bu toplantının olmuş olmasından duyduğu memnuniyeti ifade etti. Keza, Rusya ve ABD arasında stratejik silahların sınırlandırılması üzerine geçtiğimiz günlerde yapılan toplantılarda iki ayrı ortak çalışma grubunun kurulmasına karar verildi. Emperyalistler klasik ölçülerde topyekûn bir savaşın artık kazananı olmayacağının bilincinde olarak ama emperyalist sistemin ancak yayılmacı ve hegemon politikalarla sürdürülebileceğinin çaresizliği içinde kendi krizleriyle nasıl yaşayabileceklerinin arayışları içinde. Ve elbette nihai olarak bir çatışmadan başarılı çıkmanın çalışmaları itibariyle de örneğin Almanya, Rusya ile ilgili yüksek düzeyde hassas askeri haritalara sahip olma projesine yol verirken Rusya ve Demokratik Kore, hipersonik roket denemelerinde yol kat ediyorlar. Bütün bu veriler itibariyle emperyalizmin yeniden paylaşım krizi küresel çapta yerel siyasal üstünlükler ve küresel iktisadi egemenlikler üzerinden tezahürleriyle karşımıza çıkıyor.

Dünya siyasetinde önemli söz sahiplerinden biri haline gelmeyi hızlandıran Rusya, özellikle Türkiye’nin içinde bulunduğu Ortadoğu ve Avrupa bağlamında giderek öne çıkıyor diyebiliriz. AB’nin önemli bir enerji yükünü karşılama noktasında kapasiteye sahip olan Rusya, bu yolla AB üzerindeki etkisini arttıracak bir fırsat eline geçmiş bulunuyor. Son seçimlerde Putin’in yeniden iktidar olması ile birlikte güç yenileyen Rus hükümeti daha atak bir dış politika izleyecektir.

Bölge ve Erdoğan gerçekliği

Bunun en somut parametresi İdlip’te yapılan operasyonlarda ve Suriye’nin geleceğinin planlanmasında görülüyor.

Rusya’nın ABD’nin Orta Doğu’da gerileyen gücü karşısında kazandığı konum bölge siyasetinde daha belirleyici nüfuz olanakları yaratmaya başladı. Orta Doğu’da savaşın merkezi konumunda bulunan Suriye için atılan adımların bir normalleşme sürecini örgütlemesi, istikrarlı bir Suriye’yi hedeflemesi bekleniyor. Bu noktada Suriye’nin Arap komşularıyla normalleşme süreci devam ediyor. Lübnan ve Irak’ın ardından güney komşusu Ürdün de Suriye sınırındaki ana kapıyı tamamen açma kararı aldı.

Şam yönetimi, bu ay Mısır doğalgazının 20 yıl önce inşa edilen bir boru hattı ile Suriye üzerinden Lübnan’a taşınmasını öngören bir anlaşmaya da imza attı. İki ülkenin dışişleri bakanlarının BM genel kurulunda buluşması iki ülke arasında ekonomik anlaşmadan sonra en yüksek seviyede diplomatik temas olarak gerçekleşti. Mısır Dışişleri Bakanı Semih Şükrü bu görüşme sonrası ‘Suriye’nin krizden çıkmasını ve Arap ülkeler çerçevesinde aktif bir taraf olarak pozisyonunu yeniden tesis etmesini’ sağlayacak adımları görüştüklerini ifade etti.

Suriye açısından hızlanan bu normalleşme sürecinin kendi iç siyaseti açısından iki önemli başlığı bulunuyor. İlk olarak özerk yönetimle merkezi yönetim arasında diyalogların hızlandırılması ve tek yönetim altında ülke birliğinin sağlanması, ikinci olarak ise Türkiye’nin işgal ettiği alanlardan çıkartılması ve ülke bütünlüğünün sağlanması var. Birinci ile ilgili adımlar hem Esad’ın merkeziyetçi yapı ile ilgili esneme açıklamaları hem de Rusya’nın Suriye’nin özerk yönetimi de içine alarak Suriye devletinin %90’u üzerinde kontrolü olduğu açıklaması ile hızlanacağa benziyor. Bu başlıkta önemli unsurlardan biri olan ABD’nin pozisyonundaki gerileme ve çekilme stratejisindeki fluluk bir an önce statü sahibi olma talebindeki Kürt güçlerini de bu adımların takipçisi olmaya itiyor.

İkinci olarak ise Türk işgalciliğinin sonlandırılması adımları İdlip gündemi ile hızlanıyor. Türkiye’nin Afrin işgali ile derinleşen Suriye politikasında cihatçı çeteler ile kazandığı gelişme çoktandır duvara dayanmış bulunuyordu. Geçen yıl Serakib’in Esad rejimi tarafından ele geçirilmesinden sonra ısınan İdlip gündemi yapılan anlaşma sonrası durmuştu. Türk devletinin çeteleri bölgeden çıkaracağı üzerine verdiği teminat ile duran savaş TC sömürgeciliğine ve çetelere karşı bugünlerde yeniden ısınmaya başladı. Rus güçleri ile koordineli ilerleyen Esad güçleri birçok çete noktasını ve beraberindeki Türk üslerini de vuruyor. Soçi zirvesi öncesi açıklama yapan Suriye Dışişleri Bakanı Faysal Mikdad, “İdlib’deki gerginliğin temel nedeni Türk işgalidir” dedi. Bu önemli açıklama ve operasyonların arttığı süreçte gerçekleşen Putin-Erdoğan zirvesi M-4 karayolunun üstüne kadar Türk ve çete güçlerinin çekilmesi direktifi ile sonuçlandı. Bu savaşın kademeli sonuçlarının İdlip tamamen Suriye güçlerinin eline geçene kadar Türk sömürgeciliği aleyhine işlemeye devam edeceği görülüyor.

Geçen yıl Rus bombardımanında hayatını kaybeden askerleri koruma refleksi ve gücü dahilinde bulunamayan Türk ordusu için işgalci olarak yer aldığı bu bölgeler için geri çekilme kaçınılmaz bir son olarak duruyor. Bu sürecin Erdoğan’ın dış politikası açısından sonuçları cihatçı çetelere yeni bir barınma alanı bulmak ya da cihatçı çetelere TC’yi peşkeş çekmek olarak duruyor. İdlip’te kaybettiği prestiji telafi etmek için Kuzey-Doğu Suriye’ye yönelik yeni bir işgal saldırısı için fırsat kolladığı kuşkusuzdur. Bu gelişmediği takdirde cihatçı cennetine dönüşen Türkiye için cihatçıların Türkiye üzerinde yaşatacağı cehennem başlayacaktır.

Bu noktada ne ABD’nin ne de Rusya’nın Türkiye’ye Suriye sınırlarında bir operasyona yeşil ışık yakmadığı görülüyor. Erdoğan için fiyasko ile sonlanan BM zirvesi temasları diplomatik başarısızlığın son halkası olurken, Soçi zirvesi de paçayı Putin’e kaptırmanın adı oldu. Güçlü dış siyaset politikasında yaşanan bu gerileme daha açık okunur hale geldi. Bölgede Suriye gibi Arap ülkeleri ile arayı düzeltmeye çalışan Erdoğan iktidarı için işler daha yavaş ve daha kırılgan ilerliyor.

Bölgenin sıcak başlıklarından birini de Irak oluşturuyor. 10 Ekim’de gerçekleşecek Irak Parlamentosu seçimlerine sayılı günler kalırken taraflar arasında rekabet giderek kızışıyor. Çok başlıklı ve tartışmalı bir seçim günü Irak’ı bekliyor, ancak Irak’ın kaderini belirleyecek olan seçimler değil ABD’nin çekilme planı ve İran’la olan ilişkiler oluşturuyor. ABD’nin ülkeden çekilmesi Şii güçlerin saldırıları karşısında artık neredeyse kesinleşmiş durumda. ABD, bir taraftan Kazımi eliyle kendi işbirlikçi alanını korumaya çalışmasına karşın engelleyemeyeceği boşluğu İran’ın doldurması kadim bir ideoloji temelinde modernitenin ulus çelişkilerini öne çıkartmaya başladığını görüyoruz. Sistani ve Mukteda Sadr sözcülüğünde İran’ın ülke üzerindeki ağırlığına karşı söylemler artık daha üst perdeden ifade edilmeye başlandı.

Irak’ın KBY üzerinden gündemde olan bir diğer sorunu da TC’nin MSA’ya yönelik saldırıları oluşturuyor. Erdoğan iktidarının PKK’ye yönelik yürüttüğü savaşla nüfuz alanını arttırdığı Irak, ABD’nin çekilmesi ile yeni bir kaosa kapı açıyor.

PKK’nin MSA’daki varlığını TC’nin saldırılarına gerekçe olarak öne çıkaran Barzani yönetimini, İran da güneyden KDP-İ’yi vurarak boşa düşürüyor. Başur’da silahların susmamasının sebebinin PKK’nin varlığı değil KDP yönetiminin işbirlikçi varlığı olduğu artık daha net olarak okunuyor. PKK ile bir savaşı başlatmak için türlü türlü oyunlar kuran Barzani-Erdoğan ittifakı şu ana kadar elde etmek istediğini alamadı. PKK, KDP’nin tüm saldırı girişimlerine çok sağduyulu ve soğukkanlı bir şekilde yanıt verdi. Gelinen aşamada, KDP bu politikasını daha ileri götüremeyeceğini anladı ve PYD’nin saha temsilcisini dört aylık bir tutsaklıktan sonra serbest bırakmak zorunda kaldı.

KDP, sahadaki son zorlamasını Şengal üzerinden yapmaya niyetlendi, çünkü Şengal doğrudan Irak’ın da gündemindedir. Bölgede, Barzani PKK’nin tasfiyesinin, işbirlikçi Kazımi iktidarı ise o sahadaki Haşdi Şabi güçlerini etkisiz kılarak bunun üzerinden bir politik üstünlük elde etmenin peşindedir. Geçtiğimiz Ağustos ayının sonunda Erbil’de yapılan bir konferansta, Peşmerge Bakanı Yawer ile Irak Savunma Bakanı İnad arasındaki tartışma bu iki işbirlikçi gücün PKK’ye karşı nasıl ortaklaştıklarını ama bu konuda inisiyatif almaktan ne kadar korktuklarını çok net olarak ortaya sermekteydi. Bu nedenle her fırsatta sahanın bir savaş gerilimi içine yuvarlanması dün olduğu gibi bugün ve yakın gelecekte de mümkün görünmektedir. Türk devletinin SİHA operasyonları ile yöneticileri hedef alınan Şengal özerk yönetimi en son yaptığı açıklama ile kendilerine karşı bir savaş hazırlığı olduğu başlığını basına deklare etti ve Şengal’i savunacaklarını belirtti.

Bu gündemle eş güdümlü Türkiye’nin ABD ve Rusya’ya rağmen sınır ötesi lokal operasyonları da olabilir. Özellikle Başur ile Rojava arasına bir set örmek burada KDP ve TC’nin temel hedefi olarak duruyor. ABD-TC-KDP üçlüsünün planları PKK’yi ne kadar yıpratmış olsa da stratejik değer bir kenara, taktik çerçevede de ciddi bir zarara uğratamadığı aşikâr. Bu süreçte üzerine yönelik tasfiye planlarını boşa çıkaran PKK, Kürdistan’ın parçalı durumuna ve geleceği için yaptığı fedakârlık ve ısrarlı duruşla yeni ve özgür bir Kürt geleceği için umutları yaşatarak Başur’daki etkisini sürdürmeye devam ediyor.

Irak için başka bir kriz ise ‘İsrail’le normalleşme’ konferansı oldu. Erbil’de çok sayıda Arap aşiret üyesinin katılımıyla düzenlenen bu konferans yasadışı ilan edildi ve katılımcıları hakkında tutuklama kararı alındı. Siyonistlerin bu sivil siyaset hamlesi geçtiğimiz Eylül ayı içinde Iraklı direniş gruplarının Erbil havaalanı içinde örgütlü siyonist merkezleri vurma iddialarını da doğrular gözükmektedir. Bu saldırı ve bildirimler sonrasında KDP yönetimi Erbil’deki siyonist örgütlenmeyi inkâr etmişti.

Bu toplantı İsrail’in Arap ülkelerle normalleşme faaliyetlerinin akabinde gelişmesi itibari ile önem taşıyor. Aynı zamanda bölgede ABD stratejisinin başka bir verisini sunuyor: ABD’siz bir Orta Doğu’da İsrail’e karşı gerçekleşecek politikaları önlemek amacıyla anlaşma, iş birliği zemini yaratılmaya çalışılıyor. ABD, bölgeden dışarıya doğru sürülürken bir yandan 2003 öncesi ilişki düzeyini yeniden inşa etmenin peşinde, diğer yandan İsrail’e bu dengeler içinde yaşayabilme imkanlarını sağlamaya çalışıyor. Türkiye, Suriye, İran, Suudi Arabistan, Birleşik Arap Emirlikleri gibi başlıklarda ABD’nin bu arka plan tasarımını okumak oldukça mümkün olmaktadır. ABD bir konsensüs yaratıp tüm yoğunlaşmasını bu sürecin sonunda Çin’e yöneltmeye çalışıyor.

Orta Doğu cephesinin ısınması muhtemel başlıklarından birini de İran taşıyor. İran’ın Azerbaycan sınırında yaptığı Hayber Fatihleri tatbikatı ile Azerbaycan-İsrail askeri anlaşmalarına karşı tavrını net bir şekilde ortaya koyuyor. İran Kara Kuvvetler Komutanı General Kiyumar Heydari, “İyi komşuluk ilişkilerine saygı duyuyoruz ama bölgede Siyonist rejim unsurları ve İslam Devleti (DAİŞ) teröristlerini hoş görmeyeceğiz” dedi. Bu açıklama ile durumun ciddiyetine vurgu yapılan tatbikat olası bir savaş durumunun ön izlemesi olarak okunabilir. Bu durumda ABD’nin kendisini dışında tutma ama Rusya, İran, Avrupa gibi tüm rakiplerini etkileyecek bir sıcak gerilim hattı açıktır ki sadece İran-Azerbaycan karşılaşması ile sınırlı kalmaz. Kendisi sahadan çekilmesine karşın tüm bölge ittifaklarını bölge gerilimi içinde gene kendine bağlı tutmasını sağlayabilir. Orta Doğu için ABD tarafından murat edilen politikaların gerçekleşmesi birçok denklemi barındırıyor. Bunların gelişme olasılıkları ise ABD destekli devletlerin tavizlerine ve anlaşmalara, iş birliğinde sadakatlerine bağlı; aksi durumda çatışma olasılıkları an meselesi olarak duruyor.

Yolun sonu görünüyor. Ya sonrası?

Tüm bu sıcak başlıkların merkezinde yer alan Türkiye için ise faşist Erdoğan iktidarının kurduğu düzenin çöküşü noktasında son kolonların da yıkıldığını görüyoruz. Yukarıda değindiğimiz BM ve Soçi zirvelerinde ki başarısızlık ülke içine de ekonomik krizde derinleşme, toplumsal mücadele dinamiklerinde öfke birikmesi ve artan iktidar karşıtı eylemlerde kendini gösteriyor.

Türkiye dış politikasının en geri dönemini yaşamasının etkileri faşist iktidarın ülke içinde halk kitlelerine pazarlanan politikalarda tıkandığını gösteriyor. Doğu Akdeniz, Ege, Suriye, Libya başlıklarında geri adım atmak zorunda kalan Erdoğan iktidarı söz söyleyecek kürsü bulamıyor. BM’de kurulamayan Biden teması, Soçi’de yapılmayan basın toplantısı bu durumun vahametini ifade ediyor.

AKP-MHP faşist iktidarı için bir son hızla yaklaşıyor. Bir taraftan AKP iktidarı bizzat gerici faşist “reis” Erdoğan’ın başarısızlıkları ile yüz yüze kalırken diğer taraftan diğer faşist ortak MHP için ise uluslararası terör soruşturması açılmış bulunuyor. Bir dönem ABD tarafından kontrgerilla faaliyetleri kapsamında örgütlenen ülkü ocakları bu kez ABD tarafından terör örgütü kapsamında incelenmeye alınmış bulunuyor. Bu durumun özeti faşist Erdoğan iktidarının ABD politikalarına karşı ters giden yöneliminin bir sonucu olarak duruyor.

Bu koşullar altında yabancı sermaye ve destek konusunda sorunlar yaşayan Türkiye için can simidi bulunmuyor. ABD-AB-İngiltere-Çin kendi yağında kavrulmaya, Rusya ise Türkiye üzerindeki üstün pozisyonunu korumaya, dengeleri bozacak yatırımlardan uzak durmaya çalışıyor. Bu sebepten ikinci S-400 satışı, nükleer tesis inşaatı gibi konuları bir sonraki görüşmelerin maddelerine bırakıyor. Bu temelde AKP’nin umutları tek tek tükeniyor.

Bu pozisyonda ülke içinde muhalefet dinamikleri genişliyor. İşten çıkarılan işçiler, hakları gasp edilen emekçiler, barınma sorunu yaşayan öğrenciler, yoksul halk kitleleri, kadınlar ve ezilen halklar hep birlikte AKP sonrası bir Türkiye için buluşma zeminlerini tartışıyor. Yoksulluğun ve işsizliğin ilk sırada tartışıldığı ülkede her köşe başında hakkını arayan bir işçi, her parkta barınma sorunu yaşayan bir öğrenci, her adliye önünde adalet nöbetleri ile karşılaşılıyor. Tüm bu dinamiklerin ortak itiraz noktası haline gelen AKP’den kurtulma arayışının örgütlülük zemininde ise karşılığı sistem içi çözüm partileri ile sınırlı kalıyor ya da sistem dışı alternatiflerin zayıflığı bu durumu zorunlu bir seçenek haline getiriyor.

AKP’nin çöküşü ve çözülüşü kaçınılmaz olarak CHP ve İYİP’in hazırlandığı iktidar senaryosunu daha görünür kılıyor. Ülkenin tüm sorunlarına ilişkin çalıştaylar düzenleyen, açıklamalar yapan bu ortaklığın AKP’den kurtuluş olduğu algısı yaratılıyor.

Özellikle yoksullukla mücadele ve Kürt sorunu başlıklarındaki öneriler ile gündem olan bu ortaklığın hedefinin sadece iktidarı kazanmak olduğu üzerine söz aldığı her konuda son derece yüzeysel iyileştirmeler dışında hiçbir yapısal parametre ileri sürememesinden anlaşılmaktadır. Bu noktada Millet ittifakının olası değişim sürecinde halk kitlelerinin biriken öfkesini burjuva sistem içerisinde absorbe etmeyi esas alan bir siyasal nitelik taşıdığının görülmesi gerekiyor.

Yeni bir çözüm süreci vaadiyle HDP ve tabanını yanına çekmeye çalışan, yoksulluk ve ekonomik kriz temelinde emekçi halk kitleleri ile buluşmaya çalışan bu ittifak taktik bir aşamadan başka bir durum ifade etmiyor.

Bu dönemde, HDP’nin beklenti yaratmaya çalıştığı açılım programı tam da herkesin beklediği gibi eski tavır ve söylemlerin yeni bir tekrarından başka bir şey olmadı. HDP’nin üçüncü yol ısrarında kararlı olacağını düşünen liberallerin bir kısmı ortaya çıkan ve düzen muhalefetine yanaşık tutum sergileyen bu açılımı için HDP’yi kutladı. Zaten bundan ötesine geçemeyeceğini düşünenler ise üçüncü yolu iki buçuk’a indirerek egemenliklerini kutladılar. CHP’nin meclis ve HDP temelli çözüm önerisi sonuçta ortaya ne çıkacağına dair hiçbir işaret verilmediği koşullarda devrimci muhalefetin eleştirel menzilinden çıkmayı başaramadı. Devrimci Parti Genel Başkanı Elif Torun Öneren yoldaşın gazetemizde yayınlanan makalesinde gösterdiği gibi Türk burjuvazisi AKP’den CHP’ye geçmekle sorunun yakıcılığından kendini kurtaramayacağını biliyor. Bu nedenle özellikle sol liberaller bu geçişin günahına devrimci, sosyalist ve komünist kesimleri de ortak edebilmeyi hiç akıllarından çıkartmıyorlar. Selahattin Demirtaş’ın konferans önerisi bütün iyi niyeti içinde bu ihtimali taşıdığı için çok dikkatle ele alınmalıdır ve devrimci komünistler böyle bir riske karşın bu platformun oluşumunu hem liberal çözüm politikalarının tasfiyesi hem de gündemdeki siyasal krize Kürdistan özgürlüğü ve Türkiye devrimi bağlamında birleşik devrimci bir “üçüncü yol” gereğini ideolojik, politik ve örgütsel zeminde perçinlemek üzere gündemlerine almalıdırlar.

Kapitalist restorasyonun ittifak denklemlerine karşı “birleşik mücadele”

AKP-MHP faşizmi bir çöküş dönemi yaşarken bunu açığa çıkartmanın bilinci mücadele zemininde açığa çıkacak bilinci belirleyebilir. Faşizm işçi sınıfı ve ezilen halklar üzerindeki gücünü yitirdi, günü kurtarmaya çalışıyor. Yaşadığı krizi market zincirlerindeki etiket fiyatları ile mücadele ederek kapatacağını sanıyor, CHP-İYİP muhalefeti de market zincirlerini şehir dışlarına taşıyarak bunu yapacağını zannediyor. Kesin çözüm bu sömürü zincirlerinin işçi ve emekçi kitleler lehine kırılması ile ancak gelebilir. Sistemin sadece ülke de değil tüm dünyada içine girdiği krizi, bunalımı, çöküşü görerek her türden, her nitelikte mücadele aracına sarılıp işçi sınıfı ve ezilen halkların iktidarını sağlayacak pratiğe girmenin artık geciktirilemeyecek bir zamanı olduğu görülmelidir. En çok görev de birleşik mücadele güçlerine, halkların gerçek kurtuluş umudu sosyalizm propagandasına ve örgütlülüğüne düşüyor.

Her ne kadar devrimin öznelliği itibariyle birleşik mücadele güçlerinin zayıflığı bilinen bir gerçekse de hayatın, her dönemeçte devrim örgütlenmesinin gereğini ve bu gereği sağlayacak imkanları ortaya çıkarmakta olduğu mutlaka görülmelidir. Bu, devrimi arayan her kadro ve her örgüt için son derece kolay ve son derece mümkündür, çünkü Türkiye bütün nesnelliği ve yeterince güçlü olmamasına, zaaflı olmasına karşın bütün öncü ve sınıf öznelliğiyle de tarihsel olarak bir devrim kulvarındadır. Devrimci örgütlerimiz bir taraftan bu devrim ihtiyacına yanıt olamamaktan kaynaklı iç sorunlar, örgütsel krizler içinde kalırken diğer taraftan bu cevabın en önemli aracı olan birleşik devrim hattını mücadele hattında öne çıkaramamanın örgüt durağanlığını yaşamaktadırlar. Hem örgütsel krizlerimiz hem örgüt durağanlıklarımız devrimin ihtiyaçları üzerinden okunacak olursa hem çözümler mümkün hem devrimci atılım bir siyasal gerçek haline gelecektir.

Bu tespitler ışığında emperyalist-kapitalist sistemin, AKP-MHP faşizminin çöküş dinamiğindeki verileri kadar işçi sınıfı ve ezilen halkların zafer kazanma verileri ortadadır. Buna uygun konumlanma ve mücadele, kışı bir devrim baharına çevirebilir.

Paylaşın