İsmail Güldere, Umut Yazıları

Erdoğan’ın zorunlulukları – İsmail Güldere

Faşist Erdoğan iktidarı yürüttüğü dış politikada ABD-Rusya ve bölge devletlerinin aralarındaki çelişkilerden faydalanarak bir strateji kurdu. Temeli olmayan bu strateji ile son 5-6 yılda Suriye’de belli noktalarda işgallerde bulundu ve yerleşmeler sağladı. Sürekli ip üstünde yürüyen bu gelişmeler bugüne kadar faşist Erdoğan’ın başarı hanesine yazıldı, iç siyasette iktidarı yeniden kazanma hamlesine dönüştü. Bugün Kuzey-Doğu Suriye hattına yönelik başta Erdoğan’ın “tahammüllümüz kalmadı” açıklamaları olmak üzere bakanları tarafından borazanlığı savaş tamtamları çalınarak yapılıyor. Ülkenin içinde bulunduğu ekonomik, siyasi koşulların giderek ağırlaştığı, işçi-emekçi kitlelerde huzursuzluğu yükselttiği bir döneme denk gelen bu savaş manevrası bildik dış-iç siyaset denklemini ortaya koyuyor. Ülkenin toplumsal kodlarını milliyetçilik-terörizm üzerinden saflaştıran faşist iktidar aynı silaha yeniden sarılmaya çalışıyor. Toplumun her kesimine nüfuz etmiş olan en son “Antalya Altın Portakal Film Festivali’nde yaşananlar” bu silahın sadece iktidar tarafından değil, toplumun faşist, şoven toplamı tarafından da kullanıldığı ve karşılık bulduğunu gösteriyor. Bu sebepten Erdoğan hala iktidarı yeniden kazanmaya dair bir şansı olacaksa bunu kaçınılmaz olarak bir savaş çıkarmada görüyor.

Yeni bir sınır ötesi operasyon sinyali veren bu açıklamalarda bölgedeki koşulların değiştiği gerçekliğini hesaplamak gerekiyor. Erdoğan iktidarının dış siyasette dayandığı çelişki stratejisi hem ABD-Rusya hem de bölge devletleri tarafından değişiyor. ABD-Rusya bölgede uyumluluk içinde faaliyet yürütmeye başlıyor, buna bağlı olarak da bölge devletleri arasında ilişkiler gelişiyor. Bu gelişmenin verilerini etkileyen birinci faktör ABD’nin mevzilenmesini Çin eksenli kurması ise ikinci faktör Rusya’nın bölgedeki boşluğu doldurma kabiliyetini yükseltmiş olması oluyor. Bu noktada Orta Doğu’da gücünü azaltan ABD’de Rusya ile paylaşmaya razı geliyor. Bu da Türkiye’nin dayandığı stratejiyi parçalıyor. Somut olarak ABD’de BM zirvesi ve Soçi’de yaşanan gelişmeler Erdoğan’ın eline hiçbir şey vermedi. “Bir gece ansızın” gelebilecek özgüveni yitirdiği sadece “tahammül sınırında” kalan Erdoğan bu hesaba göre bir operasyona yönelebilir mi?

Bu noktada Erdoğan’ın zorunlulukları devreye giriyor. İlk olarak siyasal, ekonomik kriz derinleşmeye, faşist iktidarı sallamaya devam ediyor. 9 lirayı geçen dolar karşısında bir ayaklanma an meselesi, ülkede barut fıçısına dönüşmeyen tek bir kişi kalmamış durumda bulunuyor. O zaman bu iç krizin tek çıkışı dışarda bir operasyon zorunluluğu, yani iç-dış denklemi olarak duruyor.

İkinci olarak Soçi zirvesinde Erdoğan’ı İdlip’ten çıkarmaya yönelik görüşmelerin yoğunlaşması bölgede Erdoğan denetimindeki çeteleri tedirgin etmeye başladı. Suriye ordusu ve Rus güçlerinin bombardımanları karşısında hareketsiz kalan Erdoğan için denetiminde tuttuğu çetelerin durumunun iki anlamı var: Hem Suriye’de kalıcılığını kaybetme hem de çetelerin istediğini yapmadığı takdirde Türkiye kentlerinde eylemler gerçekleştirmesi ihtimali. Bu sebepten faşist iktidar ne şiş yansın ne kebap diyerek hem İdlip’ten sınırlı bir çekilme hem de bu çekilme karşılığında yeni bir cephe açma girişiminde bulunmaya çalışacaktır.

Bu da kaçınılmaz bir zorunluluk olarak Erdoğan’ı sıkıştıran bir diğer faktör oluyor. Erdoğan bu operasyonu yapmak zorunda, peki bu operasyon Erdoğan’ı kurtarabilir mi? Başarı şansı var mı?

Faşist iktidarın daha önce gerçekleştirdiği Barış Pınarı, Fırat Kalkanı, Zeytin Dalı harekatlarındaki siyasal, askeri, ekonomik gücü zayıfladı. Bu zayıflamaya rağmen önceki düzeylerde bir işgal operasyonu bölge denklemini de ele aldığımızda tüm zorunluluklara rağmen başarı şansı zor görünüyor. Suriye devleti sürekli Türk devletinin işgalciliğini sonlandırması gerektiğini aksi takdirde sınırlarını geri alacağını belirtiyor. Mesele artık Kürt güçlerinin sınırdaki varlığından çıkmış doğrudan Suriye devletinin varlığıyla karşı karşıya gelmeye dayanmıştır. Bu noktada Erdoğan’ın işgalci varlığını kalıcılaştırma hamleleri ve Suriye ordusu karşısında Milli Suriye Ordusu’nu örgütlemesi de krizin önemli bir parçası ve başarı ihtimalini zayıflatan önemli bir etken olarak duruyor. Faşist Erdoğan iktidarının dayandığı stratejik hattaki parçalanma bu operasyonun ABD ve Rusya tarafından da hoş karşılanmayacağını gösteriyor. Suriye’de istikrar çabalarını parçalayan bu işgal saldırıları karşısında uluslararası güçlerin hava sahasını kapatma kararları olabilir, bu da Türk ordusunun hava üstünlüğünü yok edecek, güçleri daha denk bir pozisyona itecek ve olası savaşın süresi uzayacak, başarı şansı azalacaktır.

Ancak hava sahasından daha önemli olan nokta ise Kürt güçlerinin “edi bese” (Yeter artık) noktasına gelmiş olmalarıdır. Faşist iktidarının bugüne kadar lehine işleyen Rus-ABD çelişkisi Kürt güçlerinin aleyhine işledi. Afrin, Serekaniye, Tel Abyad işgalleri bu güçlerin sessizliği ve üzerlerine düşen uluslarası sorumluluğu yerine getirmemeleri sonucu yaşandı. Bu sefer bu koşullarının biraz da olsa eşitleneceği bir pozisyon açığa çıkıyor. Ancak Kürt güçleri açısından artık ABD ve Rusya’nın varlığının yarattığı etken değil kendi öz güçlerinin başarıyı nasıl kazanacağı faaliyeti daha etkin olarak değerlendirilip, olası savaş koşullarına göre hazırlıklar Afrin işgalinden bugüne değin hiç durmadan yapılıyor. Bu da Erdoğan’ın saldırıları karşısında Kürt güçlerinin daha hazır mevzilerinin olduğu ve kolay kolay Erdoğan’a başarı şansı vermeyeceklerini gösteriyor. Bu koşullarda faşist AKP-MHP iktidarı kolay bir operasyon kararı veremeyeceği gibi kolay bir başarı kazanma ihtimali de bulunmuyor. Bu durumu SİHA gibi teknolojilerle nokta operasyonları yapma, suikast düzenleme şeklinde yürütebilir ancak bunların sonuçlarının da olacağını, karşılıksız kalmayacağını görmek gerekir.

Suriye’de yürütülecek bu savaşı ülke içinde başka bir savaş bekliyor. Bu da yoksulların, emekçilerin, öğrencilerin, kadınların geçim, yaşam, gelecek savaşıdır. Bugüne kadar faşizmin-şovenizmin yaratmış olduğu etki ile işçi sınıfının, halkların birleşik mücadelesinin önü defalarca kez engellendi. Tekel işçilerinin direnişinden tutalım da Soma katliamında yan yana gelenlere, mevsimlik işçilere kadar bu algı sürekli yeniden ve yeniden üretildi. Bu sefer faşist iktidarın kendini kurtarmak için girdiği savaşa, işçi sınıfı ve ezilen halklar kendi savaşı ile karşılık verebilir. Birleşik mücadele daha yüksek sesle bunun propagandasını ve örgütlenmesini yapabilir.

Paylaşın