En Çok Okunanlar, Umut Yazıları

Editörden | Sistemde çözülmeler ve devrimci yaklaşım

Gerici faşist Saray rejiminin hiç değilse 2018 seçimlerinden bu yana giderek derinleşen bir yönetemezlik krizi içinde olduğu Umut Gazetesi’nin yazılarında sürekli yer aldı. Yönetici sınıfların bir siyasal kriz içinde olduklarının en somut tezahürlerinden biri kendi içlerinden kamu oyuna yapılan ifşaatlardır. Bu ifşaatlarda iktidar yapısının halktan gizlediği pislikler, artık iktidar gemisini terketmeye başlayan kesimleri tarafından dış ortama açıklanmaya başlanır. Saray rejimi açısından, geçtiğimiz aylarda Peker videolarıyla böyle bir dalga yaşanmıştı. Bu ifşaatlar, iktidarın yapıştırıcı ögesi RTE’ye fazla dokunmadan iktidar içi bir kargaşa yaratma amacı taşıyordu ve yolu kesildi.

Ancak iktidarın siyasal kriz durumu kalıcı olduğundan hemen yeni bir ifşaat dalgası gündeme geldi. Cemaat kanadının iktidar ilişkilerinden tasfiyesinden itibaren devlet ve kamu kuruluşlarında gerici faşist kadrolaşmanın mekanizması olarak TÜGVA bütün belgeleriyle ortaya döküldü. Çete örgütlenmesi, ordu, polis ve yargı atamalarının arkasındaki “liyakat” herkesin bilgisine sunulmuş oldu.

Açıktır ki, standart devlet hukukunda bunun şiddetli bir hükümet krizine yol açması gerekirken ülkede bugüne kadar gelen dengeler aynı şekilde işlerliğini sürdürmektedir. Toplumsal siyasal yapının her türlü istismarı normalleştiren yozlaşması artık çürümeyi bir normal haline getirmiş durumdadır. Burjuva muhalefet gelişmelerden kendini korumaya almaktan başka bir sonuç çıkarma gücünde olmadığından dolayı, Kılıçdaroğlu Saray’ın kontrolündeki devlet bürokrasisini baskılamaya kalkmaktan başka bir yol bulamadı. CHP’li başkan yardımcısı hazine arazilerinin talanına dair duyumlarını bu bağlamda gündeme getirdi.

Bu olanlar Türkiye devrimci muhalefeti açısından elbette şaşkınlıkla karşılanacak şeyler değildir. Ancak bu gelişme içinde bulunduğumuz devrim koşullarının varlığına dair gizli açık yürütülen tartışmalar açısından önemli bir düzey oluşturması itibariyle önemlidir. Birleşik devrimci mücadele güçleri ve onların siyasal etki alanı, örgütlenme yetersizliğini gerekçe göstererek, yirmi yıllık egemenlik hukukunun politik örgütsel baskılanmasıyla gerici faşist iktidara karşı devrimi öngören ve zorlayan bir mücadele temposuna girmeyi henüz kararlılıkla sistemleştiremediler.

Oysa hatırlanmalıdır ki, uluslararası burjuvazinin kuşatma politikası nedeniyle RTE ve Saray rejimi kamuoyu desteğini kaybetmeye başladığı dönemde en ileri muhalefet partisi olarak CHP’nin desteğinde  bir artış görülmemekteydi. Birleşik Mücadele Güçleri’nin mücadeleyi ısrarlı bir şekilde sokağa taşıması, görünür kılması sonrasında sadece sol liberal burjuvazinin ve düzen sosyalizminin siyasal hareketlenmesi değil aynı zamanda CHP’nin muhalefet dilinde de bir keskinleşme görülmeye başlandı. Bugün gelinen noktada artık anketlerde, salt AKP’nin desteğinin düşmesiyle değil, CHP’ye olan desteğin de yükselmesiyle burjuvazirnin iki kanradı arasında giderek bir eşitlenme halinin ortaya çıkmakta olduğunu gözlemleyebiliyoruz.

Bu, Türkiye halk muhalefetinin, tarih-toplumsal kimi gelişmeler itibariyle dinamik bir sivil toplum oluşturamamasından kaynaklı  siyasal profilinin oldukça düşük olmasına karşın siyasal sürecin gelişimine yönelik örtük ama çok güçlü bir iç dinamizm taşıdığını bize göstermektedir. Dolayısıyla Türkiye devrimci hareketi toplumsal dışa vurum, görgül değerler itibariyle değil, bu siyasal gerçeklik itibariyle sürece müdahale etmeyi hızla öne çıkartmak yükümlülüğündedir. Gündemdeki kriz ifşaatlarının bize yaptığı uyarı budur; süreç böyle okunmalı, buna göre davranılmalıdır.

Değerlendirmelerimizde, oligarşinin bütün eğilimleriyle bir egemenlik krizi içinde olduğunu, bunu bir hükümet değişikliğiyle aşma yöneliminde olduğunu, bu koşulların zorlamasıyla bir geçiş türbulansı içinde yuvarlanmakta olduğunu ısrarla ifade ediyoruz. Sadece bunu değil, aynı zamanda, bu türbülans seçimli ya da daha şiddetli bir çıkışa doğru evrilirken bütün zayıflığına ve zaaflarına karşın, devrimci hareketin siyasal insiyatif geliştirmekteki tecrübesi, , halktan yana tutumundaki gözü kara ve kararlı tutumu itibariyle halkın bilincinde tuttuğu yerin pratik siyasal değerini de öne çıkartıyoruz. Bu kendi kendine bir vehmetme hali değildir. Bir kriz halinde ülkenin bütün sınıf ve eğilimlerinin hareketine dair politik bilincin gözlemidir.

Sivil toplum hareketlerinin manipulatif örgütlenmesiyle bildiğimiz Soros vakfının ülkede desteklediği kurumlardan biri olan Konda’nın yetkili ağzı Bekir Ağırdır’ın son dönem yaptığı açıklamalar bu gözlemi doğrulamaktadır. Bekir Ağırdır, son günlerdeki değerlendirmelerinde iki konuyu öne çıkartıyor. Birincisi, hükümet değişikliğinin ülkeyi krizden kurtarması için yapısal değişikliklere yönelmesi gerektiğidir; ikincisi ise, hem seçim kazanmak hem de seçim sonrası yapısal değişikliklerin yol açacağı krizi yönetebilmek için Kürt hareketini ve solu bu sürecin ittifakı, dahili kılmanın gereği üzerinedir. Ağırdır bu belirlemeyi siyasal süreçlerden dışlanan solu işin içine katma demokratlığıyla yapmıyor. Oligarşinin geçiş ve yeniden yapılanma sürecini bir devrim tehdidinden korumak üzere öneriyor.

Ülke finans kapitalinin en ağırlıklı sektörü olarak sanayi burjuvazisinin bundan önceki dönemlerde toplu sözleşmelere sorun çıkarmadan yaklaşmasının uyuyan proleter devi uyandırmamak için olduğunu gerektiğince belirtmiştik. Aynı yönelim, birleşik devrimin sivil siyasal sürece müdahil olmasıyla doğrudan devrimci hareket üzerinde de kendini göstermektedir. Selahattin Demirtaş’ın sosyalist hareketi içeren konferans önerisi, Sendika Org’da birleşik mücadeleyi görmezden gelen paralel tartışmalar, Artı Gerçek ve Duvar gazetesindeki değişiklikler hep aynı türbülans sürecinin ve devrimci sola yönelik önlemler hattının tezahürleridir.

Duvar gazetesi içindeki farklılaşmanın gazetenin yeni politik yapılanmasının merkeze doğru çekilmesinden kaynaklı olduğunu iç tartışmaların açığa vurulmasından öğreniyoruz.

Oligarşinin iktidara hazırladığı yeni merkez hattının Millet İttifakı’nca oluşturulduğunu biliyoruz. Ancak son dönemlerde Gelecek, Saadet, Deva partilerinin katılımıyla oluşan ortak çalışmalar itibariyle kesin olarak söylenebilir ki anılan burjuva merkez hattı aslında merkez sağ bir eksende oluşturulmak istenmektedir. Oligarşi açısından zorunlu ve kaçınılmaz olan da elbette budur.

Duvar gazetesi ise, CHP’nin tiksindirici yandaş muhalefeti karşısında AKP’ye muhalif ciddi bir sol eksikliğin burjuvazi tarafından bile tartışıldığı bir dönemde kuruldu. Ve giderek örgüt bağlarını yitirmiş sol liberal ve sosyalist yazarların katkısıyla devrimci ve demokratik solun kendini gördüğü, özgüvenini yenileyen bir platform halini aldı. Şimdi bu platform, o ya da bu düzeyde solun örgütlenmesine güç taşıyıcı olmanın önüne geçmeyi de amaçlayarak asli hizmetine doğru çekilmektedir.

Bütün bu gelişmeler belirli ölçülerde iç etkileşimler ve organizasyonlar sonucu ya da bunlara da yol açacak tarzda siyasal krizin bir gereği olarak ortaya çıkıyor olabilirler ama her durumda verili krizin devrimci karakteri itibariyle savaşkan sosyalizme karşıt sınıf ve katmanların siyasal yönelimlerinin pratik ve örgütsel tezahürleri olarak görülmelidirler. Bu gelişmeler itibariyle, birleşik devrimci mücadele bu krizde nasıl bir siyasal alanı işgal ettiğini hergün yeniden bilince çıkararak örgütlenmesini ve mücadelesini güçlendirmeli; sol piyasanın siyasal ritüellerinden ziyade çalışmayı sınıf mücadelesinin sahici mevzilerinde, fabrikalar, mahalleler ve okullarda yoğunlaştırmayı artırmalıdır.

AKP-MHP faşizminin, burjuva muhalefete karşı söylediği sözler daha çok onun için de geçerlidir: bundan sonraki her gün Saray rejimi için dünden kötü gelişecektir. MB’ye müdahalelerle dövizin yukarıya fırlatılması hiç de iç ekonomik dengelerin gereği gibi görülmemektedir. İç piyasaya sermaye çekmek için ya da hazineyi artıda gösterebilmenin bir yolu olarak başvurulan swap rüşvetlerini ödemek için ya da doğal seyrinde olmayan  kimi iktisadi gelişmeler için örtük mali operasyonlar söz konusu olabilir. Bunlar muhtemelen yakın bir gelecekte daha anlaşılır hale gelecektir. Ancak açıktır ki hangi gerekçeyle olursa olsun yaşananlar Saray rejiminin iktisaden bütün kontrolleri yitirdiğinin en somut verisidir. 

Asgari ücretin açlık sınırının altında kaldığı, halkın ancak artıklarla beslendiği koşullarda iktidarın kendini ayakta tutmasının imkanları tümüyle ortadan kalkmıştır. Onu bir kukla gibi ayakta tutan sadece uluslararası emperyalist dengenin bölge politikasıdır. Merkel’in “veda” ziyareti bu kapsamda görülmelidir.

Ziyaretin, Rusya’ya ve İran’a karşı Saray rejiminin arkasında olduklarının mı; yoksa, bundan sonra başına geleceklerden sayım suyum yok, kıvamında siyasal islama yönelik bir AB bildirimi mi olup olmadığını yakın bir gelecekte, örneğin bu ayın sonunda İtalya’da yapılacak G20 zirvesinde görmek belki de mümkün olacaktır. Ne ki, olayların gelişimi itibariyle, Biden’la bir fotoğraf çektirmenin ötesinde, değil Saray rejiminin, bir siyasal hükmiyet anlamında TC’nin bile artık piyasada hurdaya çıkmış F16’lardan başka alacak bir şeyi kalmamış görünmektedir.

Güncel bir kaç gelişmeye referansla bile ortaya çıkan sonucun süzülmüş ifadesi odur ki; Saray rejiminin iktidarını koruma ısrarı siyasal ve iktisadi krizin derinleşmesine, sadece ve sadece buna yol açacağı için devrimin kendini öne çıkartmasının en uygun koşullarını bize sağlayacaktır: Birleşik devrimci mücadele devrime aday olmalıdır. Ya da, Saray rejiminden Millet İttifakına geçiş türbulansı keza devrimin kendini öne çıkartması için uygun bir siyasal moment oluşturacaktır: Keza, birleşik devrimci mücadele devrime aday olmalıdır.

Burada konu, pratik itibariyle devrimci hareketin böyle bir insiyatifi geliştirip geliştiremeyeceğini aşkın bir şekilde tartışılmaktadır. Görgül bütün yetersizliklere karşın politik bilincin varlığını gördüğü haliyle devrimci kriz koşullarında halk sınıflarına ayaklanma propagandasıyla yönelmek, bunun pratik her ihtimalini bütün gücümüzle provoke etmek dönem tarzı olmalıdır. Trelleborg sözleşmesi, Xiomi-Salcomp işgali ve başarısı, bir yanıyla sanayi burjuvazisinin direnişleri büyütmeme hassasiyetini ele veriyorken diğer taraftan bu direnişlerin sosyalist mücadelenin geniş kesimlerince sahiplenilmesinin burjuvazide yarattığı korkuyu da bize göstermektedir. Bugün itibariyle ayaklanma propagandası ve pratiğinde sorun, mücadeleyi sonuna kadar götürebilecek bir yeterlikte olup olmamamız değildir. Bu konuda Gezi Haziranı pratiği bizlere önemli bir ölçü vermiş durumdadır. Yarın kendiliğinden bir eylem çıkışında Gezi Haziranı’ndan daha başarılı olacağımız öncüleyin, bu direnişten çıkarttığımız dersler gereğidir. Bugünkü aşamada devrimci taktiğin temel ajit-prop tarzı başta proletarya olmak üzere bütün halk sınıflarına kendi pratikleriyle böyle bir geleceğin ufkunu açmaktır.

Uluslararası emperyalizmin ve Türkiye oligarşisinin içinde bulunduğu kriz konjonktürü bu açıdan bize her türlü imkanı sunmaktadır.

AKP-MHP gerici faşist iktidarı bu koşullarda bekasını klasik sömürgeci politikalara başvurmakta görüyor. Rojava’daki işgal alanlarını büyütmeyi ülkede hegemonya yenilemenin tek koşulu olarak değerlendiriyor. Rusya ve ABD’den herhangi bir onay almadığı mevcut koşullarda  “göbeğini kendi kesmek”ten başka çıkış bulamıyor. Bunun aynı zamanda ne kadar ölümcül bir operasyon olacağını, söylerken bile Dışişleri bakanı Çavuşoğlu hissetmiş olmalıdır.

Siyasal dengelerle görece uzun ömürlü olmuş ama aslında iğreti iktidar kombinasyonlarının kendi “beka”ları için büyük savaşlar kovaladığını III. Napolyon’un Sedan pratiğinden biliyoruz. Bugün RTE ve Saray faşizmi, uluslararası emperyalizmin kuşatmalarıyla Libya, Doğu Akdeniz, Rojava vb gibi alanlarda büyük savaşlar çıkarma gücünden uzak düşürülmüştür ama gelinen aşamada siyaseten o denli güçsüzleşmiştir ki onun alaşağı olması için belki kendi kışkırtacağı küçük bir savaşın yenilgisi bile yeterli olabilecektir. Örneğin gündemde konuşulan Rojava hamlesi, eğer hava sahası ABD ya da Rusya tarafından açılmadığı koşullarda RTE ve Saray rejimi için böyle bir tehdidi barındırmaktadır. Daha ötesi, burada elde edeceği zaferin küçüklüğü, çünkü sınırları şimdiden bellidir, onu “beka” sorunundan uzaklaştırmaya yetmeyecektir. Bölgesel ve küresel akıntılar bu konuda bugüne kadar tepe tepe kullandığı bir ferahlama şansını artık RTE’ye pek tanımayacakmış gibi görünmektedir.

ABD’nin Afganistan ricatı, 20 yıldır bütün gücüyle yöneldiği Ortadoğu politikalarında da bir faz farkı yaratmaya başlamış durumdadır. Rusya’ya karşı Ukrayna-Maidan provokasyonunu doğrudan kışkırtan önemli aktörlerden biri olan Dışişleri görevlisi Victoria Nuland’ın, üzerindeki Rus yaptırımının kaldırılmasıyla Rusya’da iki günlük önemli temaslarda bulunması ve ardından tam da, bir zamanlar Ukrayna’daki gibi Lübnan’a geçtiği gün falanjist Caca güçlerinin Hizbullah mitingine silahlı saldırı düzenlemesi bu faz farkının tipik ölçüleri olarak ele alınabilir.

Amerikan dış politikasının merkez çizgisinin temsilcisi olan Foreign Affairs, Vietnam yenilgisi sonrasında Amerika’nın Ortadoğu politikasını yükselten Kissinger’in politikalarının Afganistan ricatı sonrasında ve Ortadoğu başarısızlığı koşullarında çok geçerli olacağını ve Amerikan dış siyasetinin buna göre şekillenmekte olduğunu yazdı (Order Before Peace, Kasım-Aralık 2021). Buna göre, bölgede barışı değil öncelikle düzeni sağlamak gereklidir. Bilindiği gibi Hillary Clinton’ı Ortadoğu politikalarındaki başarısızlığıyla dışişlerinden istifa ettirip Asya-Pasifik stratejisini ortaya attıran Ortadoğu’nun bu ünlü düzensizliğiydi. Geçmişte Amerika, Vietnam yenilgisinin bütün ağırlığına ve bölgedeki devrimci kabarmaya karşın Ortadoğu’yu savaşlar içinde kendinden yana bir düzene sokmayı başarabilmiş olarak varsayılmaktadır ve İsrail-Mısır savaşından Camp David’e giden sürecin mimarı Kissinger olarak kabul edilmektedir. Kissinger’in düzeni, İsrail ve sünni Arap devletleri ittifakıyla bölgede kendinden yana bir denge kurmaktır. Amerika şimdi, kendisinin dışında kaldığı böyle bir dengeyi yeniden kurma sürecini planlamaktadır. Ve gene Kissinger derslerine göre böyle bir dengenin varlığı onu güvenceleyecek bir güç tehdidiyle ve bölge üzerindeki ağırlıklı küresel güçlerin kabulüyle oluşan bir meşruiyete tabi olacaktır. Nulland’ın bir taraftan Ruslarla görüşürken öbür tarafta Lübnan’ı iç savaşa zorlaması tam da Kissinger’in güç, denge ve meşruiyet sistemine uygun bir görüntü çıkartmaktadır, karşımıza. Böyle bir coğrafyada ve böyle bir dengede barış, aslında tedirgin edici bir istikrarsızlık olarak ortaya çıkmaktadır. Diplomasi dönemin dilidir ve savaşın yıpratıcılığından yararlanır.

Böyle bir çerçevede, Irak seçimleri ve sonuçları, Suriye’deki gelişmeler, İran’ın nükleer varlığı ve Azeri-siyonist provokasyonu kolayca anlaşılır bir durumdadır. Ve açıktır ki, Amerikan emperyalizminin bölgedeki hasımları da sürecin bu politik karakterini bilerek, okuyarak davranmaktadırlar. Azerbeycan provokasyonuna karşı İran’ın Hayber Fatihleri tatbikatı, Irak’ta  son derece düşük katılıma karşın Haşdi Şabiye karşı politikalarıyla bilinen Mukteda Sadr’ın kazandığı seçimleri İran ve Rusya’nın hemen kutlaması, Lübnan’da falanjist provokasyona karşın Hizbullah’ın tepkisini “iç savaşa sürüklenmeyeceğiz” şeklinde belirlemesi bölgenin yeni konjonktürünü karşımıza sermektedir. Bu çerçeve, bölgedeki  her hangi bir gerilimin artık bir dünya meselesi olmaktan uzak bir sınırlılıkta kalacağını, yani RTE ve Saray rejimi açısından “beka” savaşlarına elverişli olmaktan çıkmakta olduğunu gösteriyor.

Kürt özgürlük hareketi açısından ise, özellikle Irak seçimleri sonrasında bölgesel dengenin giderek varlığını tehdit edecek bir şekilde gelişebileceği ihtimalini ortaya çıkarmaktadır. MSA’da yürütülen NATO programının, işbirlikçi Kürt rejiminin Irak merkezi hükümetinden alacağı siyasal destekle de yürütülebileceği; Rusya’nın Rojava’daki Kürt örgütlenmesini Suriye rejimiyle çözüme doğru zorlamak açısından bu konuda çok da destek verici olmayacağı ihtimallerine özel dikkat ve önem vermek gerekebilecektir. Bu itibarla Kürt devriminin MSA ve Rojava’daki varlığı Türkiye’deki siyasal süreçle bundan öncesinden daha fazla ilişkilenmiş olacaktır. Tersi değil, Bakur’daki statü Başur’daki ve Rojava’daki durumu belirleyecektir.

Bu itibarla, Türkiye’nin içine girdiği politik türbülansta Kürt devriminin tutumunu belirlemesi gereken bir referans olarak, yukarıda Kissinger politikalarını aktaran yazıda geçen ve Kissinger’in doktora tezinde kaynak olduğu söylenen Kant’ın şu sözleri bölge dengelerinden çok Kürtlerin politik çizgisinde daha işlevli olabilecek gibi görünmektedir: “Çağımızın temel ikilemi barış arayışının politikanın tek hedefi haline dönüşmesidir. Bu durumda savaş korkusu en zalimin elinde bir silah haline gelir; ahlaki silahsızlanma üretir.

Aslına bakacak olursanız, içinde bulunduğumuz konjonktür itibariyle bütün bir dünya dengesi, verili güç ve meşruiyet tamamlayıcılarıyla bir sabite oturmuş gibi görünmektedir. Amerika’nın AUKUS’unun belki orta vadede Güney Çin denizinde yaratacağı kilitlenme örneğin peşpeşe atılan Rusya’nın Zirkon, Demokratik Kore’nin Hwasong 8, Çin’in DF17 nükleer kapasiteli hipersonik füzeleriyle çaresiz bir “güç” gösterisine dönüştü. O kadar ki, kendini vurdu. Anglosakson ittifak çerçevesinden kendini dışlanmış hisseden Kanada, ABD’nin isteğiyle yaklaşık üç yıldır göz altında tuttuğu Huawei ceo’su Meng Wanzhou’yu AUKUS’un kuruluşunun üstünden on gün geçmeden serbest bıraktı. Meng’in evine dönüşü özellikle ABD emperyalizminin Tayvan, Güney Çin Denizi, Hindistan gibi alanlardan askeri ve yaptırımlar itibariyle ekonomik kuşatması altında bulunan Çin’de “büyük bir başarı” olarak kabul edildi.

Çin, her ne kadar bu süreçte dünya enerji krizinden en çok etkilenen ve bu durumuyla tedarik zincirlerindeki aksamalar itibariyle evrensel pazarı en çok etkileyen ülke konumunda olsa da Ulusal Hallk Kongresi’nin kararları doğrultusunda uygulamaya sokulan  “bilişim teknolojisinde öne çıkan dev şirketleri denetleme, sınırlama, parçalama önlemleri… Eğitim sisteminde varlıklı ailelerin çocukları için önem taşıyan özel dershanelerin yasaklanması… “Ortak refah” sloganı ile başlatılan eşitlikçi bir söylemin öne çıkması…” (K. Boratav, Batı’da Tedirginlik:Çin sosyalizme mi dönüyor?, soL, 01.10.2021) gibi önlemlerle kendi 100 yıllık hedefleri konusunda sorunsuzca ilerlemektedir. Bu yılın başında ülkenin dört büyük finans şirketinden birinin başındaki Lai Xiaomin’in yolsuzluk, rüşvet ve çift evlilikten dolayı infaz edilmesi, geçtiğimiz aylarda dağıtım devi Ali Baba’nın sahibi Jack Ma’nın bir süre gözden kaybolduktan sonra 3 milyar dolara yakın para cezası ve devlet kurumlarına üç yıl boyunca düzenli bilgi ve uyum raporları vermekle yaptırıma uğratılması sonrasında gelen bu uygulamalar uluslararası emperyalist burjuvaziyi Çin’in “komünist yola döndüğü” konusunda ürkütmekteyse de Çin eksenli denge Rus ve İran ittifaklarıyla pekişen bir güç ve dünya pazarlarıyla artan iktisadi ilişkilerin yükselttiği meşruiyet eklemlenmeleriyle  geçerliğini kalıcılaştırıyor.

Paylaşın