Gündem, Seçtiklerimiz

Kıvılcımlı üzerine Savran provokasyonu – Serdar Kaya

Umut Editör Notu: Gerçek gazetesinde Sungur Savran imzası ile yayınlanan “Yalnız komünist” – Hikmet Kıvılcımlı: Bir ön eleştiriHikmet ve Hikmet başlıklı üç makaleye dair Serdar Kaya tarafından kaleme alınan “Kıvılcımlı üzerine Savran provokasyonu” isimli mektubunu devrimci saflarda taşıdığı tartışma değeri açısından yayınlıyoruz. “Devrimci kamuoyuna açık mektup” notu ile birçok yayın kuruluşuna gönderdiği mektubun ilk bölümü şöyle;

Özel Giriş: Bir Akademisyenin Politik Yozlaşması

Geçtiğimiz günlerde Sungur Savran’ın Kıvılcımlı hakkında bir seri değerlendirmesi ve eleştirisi çıktı. Kuşkusuz ki devrimci hareketin bu çalışmadan öğreneceği şey, komünist hareketin başlangıç aşamalarına ait örgütsel ve siyasal tarih ve onun belirleyici bir ögesi olarak Kıvılcımlı’nın bu tarih içindeki yeri olmalıydı.

Savran’ın akademik niteliğiyle ülkenin marksist aydın ortamında sahip olduğu yer itibariyle kendisinden beklenen buydu. Ancak yaptığı çalışmanın tamamında görünen o oldu ki, Savran, 1953’te trampet çalarak başladığı siyasal hayatının bugünlere kadarki gelişiminde sahip olamadığı politik değerin yokluğuna artık dayanamamaktadır. Türkiye devrimci hareketinin en ileri düzeyleri tutturduğu ’70 ve ‘80 çeperlerindeki politik haytalığını şimdilerde en kısa bir şekilde telafi etme ihtiyacındadır. Ancak siyasal mücadele bir Karagöz perdesi değildir. Gölge oyunları arasında bir sıçramayla yer tutulamaz. Verili olanın tarihe ve geleceğe uzanımları gerekir. Dolayısıyla, Savran’ın verili politik geleceksizliği içinde, kendine örgütsel politik bir “kök arama” ve bu arayışla kendine politik bir değer katma çabasındaki çaresizliği, gecikmiş ve ihtiraslı tarzı ve üslubuyla güncel çalışmalarına da yansımamazlık edemiyor. Savran’ın Doktor eleştirisi tümüyle bu ihtiraslı çaresizliğin dışavurumudur. Savran bu çalışmada, komünist hareketin var olan köklerini, günümüze uzanma imkanından yoksun bırakmayı göze alacak kertede tiksindirici bir hoyratlıkla yolmaya ve demagojik bir ahmaklıkla zehirlemeye yönelmiştir. Doktor’u teorik ve politik olarak kırarak onun üstünde bir değer temsili çabasında her durumda başarısız kalacağı öngörüsü, onu salt mücadele sicilinde troçkist suçlaması olduğu için Nazım’dan politik bir efsane yaratmak gibi umarsız bir gayretkeşliğe hapsetmekten başka bir yere varamamıştır. Nazım’la Doktor arasındaki politik çelişkide edebi popüler değerini istismar ederek Nazım’dan yana tercihin kendisine kazandırıcı olacağını düşünmüş, Doktor’a ve Nazım’a yönelik bütün argümanları bu sonuca doğru işlevli kılmak için politik ve kişicil ahlakı ayaklar altına almaktan; bir akademisyende, hele ki marksist bir akademisyende olması veri kabul edilen somut gerçekler karşısındaki dürüstlüğü yok saymaktan; yalana ve demagojiye başvurmaktan asla çekinmeyen bir gözü karalıkla bu tartışmayı yürütmüştür. İşin kötüsü, küçükburjuva aydın karakterinin en olumsuz dışavurumlarıyla ortaya çıkan bu hal, Savran’ı kimi açmazlarda oldukça tehlikeli eşinmelere de mecbur etmiştir.  

Kuşkusuz ki bu sahne salt bir küçükburjuva aydın savrulmasıyla değerlendirilemez. Ülkenin içinde bulunduğu kaotik süreç bütün sınıfları, bütün kendi iç eğilim ve akıntılarıyla da hareketli kılmıştır. Dolayısıyla en genelinde burjuvazi ve proletarya karşıtlığında Savran’ın Doktor’a, parti tarihine karşı aşağılayıcı, yok sayan, değersizleştirici tutumu, bunların dolayımıyla güncel mücadele içindeki tasfiyeci tutumu da, belki de her şeyden çok bunun bir yansımasıdır.

Genel Giriş

Savran değerlendirmesinin ilk kısımları yayınlandığında, bir saygı duygusuyla, hiç değilse Doktor’un yaşamsal yokluğunun ellinci yılında ortamı olabildiğince dingin tutmak, dolayısıyla bir yanıt için hatta yeni yıla kadar beklemek uygun görünüyordu. Özellikle son kısım, provokasyonu çok büyüttü.

Savran’ın açıklamaları, öldürücü vuruşları yapmazdan önce ve yapabilmek için Kıvılcımlı’ya dönük övgü ve takdirlerini aynı zamanda onları gölgeleme çabasını da esirgemeden sabırla önümüze seriyor ve ardından Kıvılcımlı’nın kişiliğini merkeze alarak onu imhaya yöneliyor. Çalışmanın bütünü içinde kolayca görülebiliyor ki, Kıvılcımlı’nın teorik, politik ve örgütsel tarihine yönelik tartışmalar esas olarak bu imha stratejisinin nihai taktik evresinin ön yapılandırmasıdır. Savran, yüz kitaplık bir Doktor Hikmet değerlendirmesini neredeyse sadece 400 sayfalık Günlük Anılar üzerinden yapmıştır. Bu tercih Savran’ın değerlendirmeyi nasıl bir amaçla kaleme aldığının somut verisidir.

Buna karşı biz de hiç geciktirmeden ve koşullamadan nihai alandaki çatışmayı kabul ederek Kıvılcımlı üzerindeki oportünist ve demagojik gölgelemeyi ve Savran’ın değerlendirmesinin siyasal değerini deşifre etmeyi yöntem olarak seçiyoruz.

Örgüt Kültürü, Nazım ve Savran

Savran değerlendirmesi bir dizi teorik politik tartışmanın gölgesinde esas olarak “belden aşağı” bir tartışma alanı seçerek ilerlemeyi tercih etmiştir. Bu tercih, ele alınan teorik politik konuların eleştiri ve tartışmasını da kirletmezlik edememiştir, çünkü bütün bunları kurgulayan zihniyet kirli ve tehlikelidir.

Savran’ın Doktor’un Kim Suçlamış’ta Nazım hakkında ileri sürdüğü eşcinsel olma zannını ve diğer cinsel temalı konuları yayına soktuğu gün, bir başka politik hesaplaşmanın araçları olarak Kıbrıs başbakanının görüntüleri ortalığa çıkmıştı. Bu, Savran değerlendirmesindeki tartışma yönteminin burjuva karakteri üzerine “deterministik” bir tesadüf olarak kabul edilebilir. Zaman çakışması tesadüfe, deterministik buluşma düşük burjuva yöntemsel karaktere aittir.

Savran, Kıvılcımlı’nın teorik değeri, Tarih Tezi, particiliği, cuntacılığı etrafındaki dolaşmalarından çok, bitirici darbeyi bu tartışmalar üzerinden geliştirmeyi tasarladığı zaten konuyu hazırlayışındaki pornografik  “azz ssonra” cazgırlığından bellidir: “bundan sonrası çirkindir. Hazır olun… sabredin daha ciddi iddialar da var… ama bundan sonrası daha da ciddi… şimdi oraya geldik…” Ne kadar heyecan yükseltirse, ne çok seyirci toplarsa o kadar kâr edeceğini düşünüyor olmalı. Yazık!

Oysa, Savran’ın konu ettiği Doktor’un Nazım’la ilgili bu fikri, sol, sosyalist ortamda herkesin bildiği bir sırdır. Günlük Anılar en az 40 yıldır yazılı ortamdadır. Ama bugüne kadar hiç kimse, Doktor’un politik olarak en keskin karşıtları bile bu konuyu bir tartışma argümanı olarak kullanmamıştır. Niçin? Çünkü herkes Kim Suçlamış’ın, örgütlü, kurumsal hesaplaşmanın bütün kapıları kapanmış ve fiziki varlığı tükenmekte olan bir komünistin önündeki zeminin artık bilincinde, bilgisinde, şarkıya türküye kadar ne varsa onu sağdığı bir zemin olduğunu bilir. Kim Suçlamış, artık sahibi tarafından teorik pratik kurumsal bir sonuca vardırılamayacak bir malzeme dökümüdür. Elbette hiçbir takipçisi Doktor’un bu değerlendirmelerini sansürleyemez, saklayamaz, gizleyemez. Neyseler o halleriyle devrimci komünist ortamın bilgisine sunulmalıdırlar ve sunulmuşlardır. Bu yaklaşımın koşutu, bir mücadele birikiminin örtük, geri tutulmuş bütün malzemesi üzerinden elli yıllık bir tasarrufun artık kaldırılıyor olma halidir; hiçbir komünist beraberinde hiçbir şeyi bilinmezliğe götüremez. Elli yıllık bir mücadelenin örgütlü düşünce ve davranışın imbiğinden geçmeyen her türlü tortusu dahil, her şey mücadeleye aittir. Kıvılcımlı, bir hesaplaşma için o güne kadar kendinde saklı tuttuğu bütün malzemeyi artık örgütsel bir hesaplaşmaya dönüştürme imkanı kalmadığı koşullarda kağıda dökerken sadece sansürsüz değildir, aynı zamanda pratik bir sonuca ulaşmanın imkansızlığında konuların en minimal, en görmezden gelinecek yanlarını da anar. Doktor, bu yöneliminin gelecekte başına neler getireceğinin öngörüsüne de sahiptir: “Kendime aşırı zulüm getirdi bildiklerim. Yazmak, şu an için zulmü katmerlendirmekten başka sonuç veremez. Hele bu satırlar yayınlansa, belki uluslararası aydın vb, küçükburjuva ‘mukaddes isyan’ları ile taşa tutulurum” diye not düşer ancak gene de “görev anlayışı” olarak bunu yapmaktan vazgeçmez.

Geride kalanlar için ise görev, bu malzemeyi örgütsel kültüre, mücadeleye bağlılık ve bizi terk eden yoldaşa saygı gereği ona ait bir dokunulmazlıkla korumaktır. Bilinir, ancak üzerinde tasarrufta bulunulmaz. Bulunulamaz, çünkü o özel belirlemeler özel bir mücadele anının, hattının, sürecinin emeğinde emektarlarıyla kişisel bütünleşmişlikle ortaya çıkarlar. 

Savran, Doktor’un Nazım’la ilgili “40 yıl önceki” zannını gerçek bulmaz. Mümkündür. Ama Savran’ın, 40 yıllık bir zannın 40 yıl saklanılmasını ve gerekli koşullar itibariyle bunun 40 yıl sonra kayda geçirilmesinin gereğini anlayamayışı ve malum sırrın üzerine politika inşa etmeye kalkması son derece gerçek bir politik düşüklük halidir. Savran’ın hiçbir militan örgüt kültürü, ahlakı ve disiplini yoktur. Bu konuda tümüyle görgüsüz ve bilgisizdir. Savran, bütün siyasal varlığıyla düzenin gözleri önünde eyleşebilir ama her devrimci militan siyasal süreç içinde kimi yoldaşlarına ya da yol arkadaşlarına dair kimi bilgileri sadece kendi içinde taşımak zorunda kalabilir. Kişiselleştirmeden, örgüt ve mücadele çizgisinin gereği olarak bazı bilgileri yüklenmek zorunluluğu zor bir muhasebedir. Bunu yaşayan, en zor koşullarda örgütü ve mücadeleyi yükseltmeye çalışan, doğruyu yapayım derken örgüt ve mücadeleye zarar verebileceğinin ağır sorumluluğu altında kalan militan bilir, ama hayatında devletle en küçük bir hesaplaşmaya girmeyi düşünmemiş bir mücadele kaçkını olarak Savran’ın bilmesinin elbette koşulu yoktur. Ama bilmezlik suçu ortadan kaldırmaz.

Böylesi özel durumlarda arkadan gelenler, bu özel bilgiyle ama bu bilginin siyasal süreçlere etkisini yalıtarak mücadeleyi yürütürler. Örneğin, Lenin’in Stalin’i hedefleyen mektubu, kim tarafından aynı tarzda Stalin’e yöneltilebilir? Hiç kimse!. Bildiğim kadarıyla Troçki ve troçkistler bile politik zeminde böyle bir tasarrufta bulunmamışlardır. Örneğin, biz, Lenin’in Stalin’i hedeflediği Gürcistan sorununda öne çıkardığı “Enternasyonalizm nedir?” sorusunu bu bilgiyle ama konuyu kendi verileri üzerinden tartışarak Stalin’den yana bir yaklaşımla cevapladık. Hiç bir tartışmada Stalin üzerine “ama Lenin diyor ki…” tartışması yapılmadı. Aynı durum Nazım için de geçerlidir. Hiçbir doktorcu, Nazım’la ilişkisini Doktor’un zannı üzerinden kurmaz. Nazım’la, onun edebi değerini bir facia olan örgütsel tarihinin alanından çıkartarak ilişkilenir. Türkiye sol ortamının örgütsel hayatından yalıtık bir Nazım benimsemesini doktorcu hareket daha gelişkin bir ayrıştırma içinde, iki ayrı departman halinde, politik ve edebi değeri itibariyle benimsemiştir. Şair Nazım Hikmet, herkes için neyse bir doktorcu için de odur. Ancak politik ve örgütsel tarihi itibariyle Nazım Hikmet, TKP tarihi itibariyle elbette üzerinde bir mahkumiyet taşır. Laz İsmail ve Laz Zeki ile kurduğu beraberlik onu parti tarihinin oportünist ve kaçkın savrulmasına ait kılar.

Nazım’ın doğrudan kendisine ait Stalin övgüleri bir yana kaçkın örgütlenmenin doğrudan “stalinist bürokrasi”ye ait olması, Savran’ın Nazım’dan troçkist bir kök türetme çabalarındaki çaresizliği aslında hemen ortaya çıkartmaktadır. Çaresizliğin fantastik koyuluğu onun hangi amaçla türetildiğini görmemizi de kolaylaştırmaktadır: Savran,  Doktor’u zedelemek için Nazım’ın popülaritesini kullanma derdindedir.

Nazım’ın politik kimliğini ilerleyen satırlarda daha ayrıntılı bir şekilde tartışacağız. Bununla birlikte konunun buraya değen kısmıyla ilgili şu özet bağlamı görünür kılmalıyız. Savran, Doktor’un, Nazım’ın edebi ve kişilik özelliklerini eleştiri konusu yapmasını, Nazım’ın,  Doktor’un egosunun kaldıramayacağı bir güçlü karakter olmasına bağlar: “Nazım, Kıvılcımlı’nın ‘bir ben’ demesini engelleyecek bir ‘alter ego’dur. Kıvılcımlı Nazım’ı aşağılamak zorundadır.” diye yazar. Bu nedenle Doktor’un Nazım eleştirilerini “patolojik” nitelikli görür.

Oysa Nazım’ın kendi edebi çalışmalarında Doktor’u övgü dolu karakterler üzerinden yansıtması Doktor’un Nazım’a karşı bir ego rekabetine girmesini geçersiz kılar. Doktor olduğu bilinen Defterler’deki Mimar Ali, İnsan Manzaraları’ndaki mahkum Halil figürleri Doktor’un Nazım karşısındaki egosunu yeterince tatmin edecek düzeydedir. Ve muhtemelen bundan dolayıdır ki Doktor, Günlük Anılar’da bunlar üzerine tek kelime bile etmez. Nazım’la muhasebesi tümüyle, kendi ölümüne hazırlık yapan İsmail Bilen ve Zeki Baştımar örgütlenmesine, kendi politik geçmişinin günahlarını da silecek şekilde dahil olması üzerinedir. Başkaca hiçbir şeydir: “Nazım için bütün söyleyeceğim belki de asıl bundan sonra gelen Donanma Davasıydı. Başlayınca, onun karakteristiğini olaylarla süslemeden edemedim. Olmuşları oldukları gibi vermezsem gelecek kuşaklara haksızlık ederim.” Ve bu çerçevede söylenmiş başka cümleler. Ancak Savran, “şayet ortada bir siyasi tartışma varsa ve taraflardan biri bu tartışmayı ötekinin cinsel hayatıyla ilgili birtakım iddialar temelinde kazanmaya çalışıyorsa, o siyasi olarak rakibini yenmekten aciz olduğundan bu yola tevessül ediyor demektir” diye düşünmektedir. Son derece doğru ama bizim konumuza dair bir açıklama içermemekle birlikte bizim konumuza dair ifade edilmesiyle son derece demagojik bir kapsam. Nazım politik tarihinde hem partiden atılmış, hem de Donanma davasının “muhbir”liğini üstlenmiş bir kişi olarak başka herhangi bir iddia gerektirmeyecek kertede Doktor’un karşısında geri bir durumdadır. Ve zaten Doktor, Anılar’ın Nazım’la geçen diyaloglarında ve muhasebesinde en küçük bir yerde, en küçük bir imayla bile kendi zannını Nazım’a karşı kullanmamıştır. Konu doğru eğri bir gözlem ve bunun giderken başka her şeyle birlikte arkadakilere bırakılmasıdır. O kadar.

Provokasyonda Nereye Kadar?

Nazım’dan politik bir efsane yaratmanın ve egolor muhasebesinden kazançlı bir sonuç elde etmenin çaresizliği ortadadır. Bu durumda Savran,  Doktor’un kişiliğini yerlere sermek üzere “Doktor’un kendisinde bir ahlak sorunu olduğu”na dair kanaatine destek olacağını düşündüğü benzer temalı ikinci dosyasını açar. Konu 71’de, 12 Mart’ın hemen ertesinde, MİT’in Dev-Genç imzasıyla Doktor’un İzmir tevkifatında bir genç adamla ilişkisini ileri süren bir provokasyon bildirisinin içeriğidir. Doktor “Berlin’deki ‘TKP’liler bu pis provokasyona tempo tutuyorlardı” diyor. Üzerinden 50 yıl geçtikten sonra şimdi aynı tempoyu bu kez Savran tutuyor. Savran’ın olayı aktarışına bir bakar mısınız: “İddiaya göre,[kimin iddiası? MİT’in bildirisi 50 yıllık bir arşivle Savran’ın kendisinde de mi var, acaba?!-nb] Doktor bir hücrede yatarken bir ‘masum çocuğu’ (kendisi de siyasi suçlu olarak hücreye konulmuş bir genç militanı) [parantez Savran’a, vurgular bize ait-nb] ‘kirletmiş’. TKP merkez Komitesi’nden bunun için atılmış. Doktor bu iddiayı çürütmek için bu gencin zaten [abç] eşcinsel olduğu bilinen İzmirli bir komünist militanın ‘metres’i olduğunu anlatıyor.” Ardından Savran’ın kestiği hüküm: “çok tuhaf savunma…Doktor’un böyle bir şeye tevessül etmediğini kanıtlamaz… tam tersine insani bir dürtüye yenik düşme ihtimalini artırır…”  Mümkün. Aktarım ve hüküm tam organize. Peki olayın aslı nedir?

“Şükrü’yü [eşcinsel genç adam-nb], mahkemeye çıktığımız güne dek 1 numaralı provokatör diye tanımış, yakından hiç görmemiştim. Hücreler teker kişilikti.  İlk hücreden çıkışta, nedense, beni on, onbeş kişilik, sabaha dek uyutmayan tahtakurulu odaya Ragıp’la [Şükrü’yle düzenli ilişkisi olan, Bulgaristan’da iki anti-komünist katliamı atlatmış olan bir unsur -nb] birlikte vermişlerdi.” Yani Savran’ın anlatımda kurgulamaya niyetlendiği gibi Şükrü ile Doktor’un aynı hücrede kalmışlığı yok. Bu birincisi. İkincisi, Doktor’un savunmasındaki “zaten”, gencin eşcinselliği üzerine değil, Laz İsmail’in süreçteki varlığı üzerine kuruludur. “Laz İsmail benimle İzmir hapisanesinde yattı.  Öyle bir ‘çocukla hücrede’ yatma ve ‘masumu kirletme’ olayının olamayacağını bilmez mi? Böyle bir hadise olsa ilkin o bana, o zaman bir eleştiri olsun yapmaz mıydı?” Bu sorunun cevabı bellidir. Bu tevkifatta en üst düzeyde çözülmüş Laz, böyle bir durumda “bir eleştiri”yle yetinmez, dünyaları yıkardı. Böyle bir gelişmenin olmaması, MİT bildirisinde ve Savran’ın anlatımında anılan olayın geçersizliğine dair çok güçlü bir savunma kanıtıdır.

Kıvılcımlı 16 Mart günü bu provokasyonu yani Şişli’de Dev-Genç imzasıyla dağıtılan bildiriyi, Sosyalist gazetesindeki yazısında “finans kapital ajanlarının işi” olarak deşifre etti. Geçmişe ait bir değerlendirme kitabında Mihri Belli de aynı şeyleri yazdı: “[Laz İsmail’in] özellikle Şefik Hüsnü’ye ve Kıvılcımlı’ya karşı yürütmüş olduğu çamur atma kampanyasının nedeni, hiç kuşkusuz, bu iki arkadaşın üstün kişilikleri karşısında kendisinin ezildiği günlerden kalma kuyruk acısıydı. Özellikle Kıvılcımlı’yı hedef tahtası yaptı. Özel yaşamına ilişkin en çirkin iftiralar yayıldı. Bu kampanyayı körüklemek için MİT elinden geleni yapmaktan geri kalmayacaktı.” (Mihri Belli, İnsanlar Tanıdım, 1990, s327) Söz konusu bildiri zaten zamanlamasıyla kanıtlı olabilen haliyle bir MİT provokasyonuydu ve bugün, bu MİT operasyonunun 50 yıl sonrasında Savran, olayı çarpıtarak, üzerine kanaat ve hüküm getirerek aynı bildirinin MİT 2.0 sürümünü yapıyor. Kendi imzasıyla. Bir küçükburjuva aydının kendini yükseltmek için içine düştüğü şu rezil bataklığa bakar mısınız?!

Savran, yaptığının farkındadır. Bu çok tehlikeli provokasyonda kendi geri çekilme hattını kurmaya da çalışır, bu yüzden: “Burada Doktor kadar zeki bir adamın bile sırf ahlaki önyargıları (abç) dolayısıyla kendini nasıl zor duruma düşürdüğünü görüyoruz.” Hangi “ahlaki önyargılar”? Onlar Doktor’un Nazım ile ilgili zannına ait olabilir. Peki burada? “tevessül.. artan ihtimal..” Hangi önyargı? Ve Doktor’un “hayır, olmadı” dediği bir yerde!… Burada Savran’ın olanca gözü  dönmüşlüğüyle kendi “yargı” yönlendirmesi vardır. Konuyu gene Nazım’la perdahlamaya kalkar: “Doktor’un Nâzım için yazdıkları bu sahte ‘Dev-Genç’ belgesinden çok mu farklı? Onlar başka bir şeyi mi amaçlıyor?”

MİT bildirisiyle Doktor’un söylediklerini “amaç” üzerinden ortaklaştırmak ancak Savran’ın provokatif mantığının eseri olabilir. Eyleyicilerin politik kimliğinden bağımsız olarak iki amaç tümüyle farklıdır. Birisi yani MİT bildirisi, hedefini imhayı amaçlamaktadır; öbürü yani Doktor’un aktarımı, yukarıda açıkladığımız üzere bir komünistin, üzerindeki bütün tasarrufunun kaldırıldığı 50 yıllık bir bilgi ve birikimin son an itibariyle akıtılmasıdır. Ancak, Savran’ın politik ahlaka aykırı bir şekilde yaptığı gibi bu aktarım üzerinden politik oyunlar oynamaya kalkmak; işte orada iki amaç ve eylem birleşir. MİT’in Göbels tarzı provokasyonunu, Savran, kendi imalatı MİT 2.0 sürümünde yenilemeye kalkmıştır. Bu tekrara karşılık biz de Doktor’un 16 Mart 71’de Sosyalist gazetesinde konuya ilişkin attığı başlığı yineleyelim, o zaman: “İt ürüyor! Demek: Kervan yürüyor.”

Ve Savran, böyle bir provokasyona kendi sapkın kanaat, yargı ve imzasıyla dahil ve fail olmasının onu bir ajan provokatörlük kıyısına getirmiş olduğunun farkında mıdır? Konuyu daha uzatmadan burada kesiyoruz.

En hoşgörülü yorumla ise bu olay Savran’ın “stalinist bürokrasi”nin Laz TKP’sine bir ittifak mutabakatı sunmasından öte ne olabilir ki? Savran’ın arkadaşları onu içine girdiği bu durumdan kurtarmak üzere ciddi bir şekilde uyarmalıdır. Türkiye sol, sosyalist ortamı da bu süreci takip etmelidir.

Savran’ın “Kuyruk Acısı”

Laz İsmail’in ya da MİT’in “kuyruk acıları” bellidir. Peki, Savran’ınki? Hiçbir politik değeri olmayan bir küçükburjuva aydın sosyalist ortamda varlığına itibar katabilmek için Doktor’u hacamat etmeyi mi hedeflemektedir? Savran, bu konuda hiçbir şansı olmadığını bildiği için böyle bir provokasyona bütün siyasal kimliğini yatıracak kertede kontrolünü kaybetmiş görünmektedir.

Doktor’un kendinde sakladığı bilgileri 50 yıl sonra niçin ortama döktüğü bellidir. Ve bu bilgilerin sol ortamda en az 40 yıldır var olduğunu Savran’da bilmektedir. Bulunduğu ortamlarda en az binlerce kere Kıvılcımlı adı kullanılmıştır, kullanmıştır. Peki bunların hiçbirinde ele almadığı bu “sırrı” ve provokatif katkıları niçin şimdi gündeme sürme ihtiyacı duymuştur? Böyle iğrenç bir provokasyonun, Doktor’un 50 yıldır bir şekilde geriye itilmişliğinin üzerine bir yenilenmenin belki gündeme gelmekte olduğu bugünlerde piyasaya yeniden sürülmesi tesadüf olarak görülebilir mi?

Elbette değil. Savran, Doktor’un politik değerinin, teorik açılımlarının Türkiye devriminin geleceğini yeniden aydınlatmaya başladığı bir yerde kendine siyasal bir değer, bir gelecek yaratma ihtirasıyla Doktor’a saldırmaktadır. Onun kişicil küçükburjuva ihtirası burjuvazinin proletaryaya karşı düşmanca hırsıyla paralellik gösteriyor.

Savran’ın Doktor üzerinde açığa vurduğu Salieri kompleksi, bizdeki tarifiyle “kifayetsiz muhteris” halleri  bu ve önceki kimi yazılarında da açığa çıkmıştır. Örneğin bu provokatif yazısında Doktor’un teorik politik değerini sanki kendisi de aynı kırattaymışcasına marksist akademisyenlere bir saldırı mevzii haline getirmeye kalkar. Düşünce davranış, teori pratik, militan aktivist tekerlemeleri içinde Doktor övgüsü, nihai anlamını kendini marksist akademisyenlerden ayrı özel bir yere koyma çabasında gösterir. Savran, arz talep eğrisini akademik olarak doğru çizmenin sınıf mücadelesinin gereklerini kavramak ve o doğrultuda davranmak için yeterli olmayacağını “marksizmin en büyük düşünürlerinin hiçbiri akademisyen değildi” sözleriyle ifade eder. Muhatabının sahadaki militan olmadığı belli olan bu sözlerin dile geliş gereği Savran’ın Doktor üzerine de konuşacağını bildiğimiz bir programda yeniden ifade edildiğinde daha anlaşılır oldu: Saray rejimi KHK’larla akademilerde geniş çapta tasfiye yapınca şimdilerde gazete, dergi ve sanal yayıncılık alanı bu kaynaklı akademisyenlerin yoğunlukla mevzilendikleri yerler oldu. Savran, olasıdır ki, akademik marksist nedretinin azalmasının, ahkamını militanlık diye maskeleme imkanını ortadan kaldırmakta olduğunu görüyor. Hiçbir militanlık değeri taşımadığı bilinen Savran bu yakıştırma üsttenciliğinin ona diğer akademisyenlerden farklı özel bir alan açacağını sanıyor ve saldırıyor.

Bunun bir başka örneğini Samir Amin ve Wallerstein’a daha cenazeleri soğumadan yaptığı eleştirilerde görürüz. Bu eleştirilerinde Savran, yokluklarında Amin ve Wallerstein’ın popülarite ve itibarlarını sanki kendi üzerine geçirmek ister bir saldırganlıktadır. Her iki isim de Savran’ın muhayyel laboratuvar devrimlerinin değil de yaşamın doğurduğu süreçlerin peşine düştükleri için eleştirilmiş, troçkist kalıplara sahip olmadıkları için mahkum edilmişlerdir.

Doktor’a yaptığı gibi bir “trajedi” çerçevesini hemen Amin’e de açmıştır; Amin’in maoculuğu, ulusalcılığı ve tabi enternasyonalizmi eleştirilmiş, Amin “tam da doğruyu bulma” yoluna girmişken ölmüştür. Daha az politize olduğu için Wallerstein’in payına ise Amin’den daha fazlası düşer: devrimci değildir, anti-marksisttir, Lenin’i hesaba katmaz, şimdi her ikisinin kapitalist olmada buluşmalarına rağmen Sovyet ve Çin devrimlerini görmez, üçüncü dünyacıdır, çünkü Stalin’in sözüne inanmıştır, sınıf kavramını sulandırmıştır vb.. Wallerstein’ın cehaleti karşısında “insan şaşkınlığa düşer!” Nasıl da hep aynı cümleler! Bu eleştirilerin doğruluğu, eğriliği değildir konu edilen. Konu edilen Savran’ın düşünürleri anarken başlangıçta açtığı kendine matuf “saygı ölçü”südür, yani, “tamam saygı ama saygının da bir sınırı var” diyerek yapılan eleştirel tarzdır. Kendinden başkasını yok derecesinde değersizleştirmek bütün yönelimidir. Yapmaya çapı yetmez, bu onu sinirlendirir. Asıl dikkat çeken, hep kendinde olmayanın başkalarındaki yokluğuna saldırısıdır, “eleştiride ölçü”yü kaçırır. “Anti marksist”, “devrimci olmayan” Wallerstein’ın yaptığınca hiçbir savaş alanında Savran’ın hiçbir savaşçıyla yan yana gelmişliği yoktur, ama eleştirir.  “Ulusçu”luğuyla bir dönemin anti emperyalizmine sözcü olmuş Amin, kendi ülkesinde hiçbir alan tutamayan Savran tarafından “uygun toprağı”nın olmayışıyla eleştirilir. Hayatının hiçbir zamanında kendi çizgisinde olsun bir pratik sergilemeyen birinin bu kertede eleştiri ölçüsüzlüğü bir kusur değil, doğru bilinç ve davranışa yönelik bir sabotajdır. Savran işe yarasın diye değil, sadece kendi üsttenciliğine yakıt olsun diye konuşur. Sadece konuşur.

Doktor militan bir komünisttir. Savran, bu politik hayatı da daha önceki örneklerde görüldüğü üzere yalan, çarpıtma, demagoji ve yanlışla değersizleştirip kendi ayarına getirmek için elinden geleni yapar.

xxxx

Gelecek değerlendirmemizde, Sungur Savran’ın, yukarıdaki saldırılarına destek olacak tarzda Kıvılcımlı’nın politik tarihi üzerine yaptığı yığınağı ve bu yığınaktaki mevzilenmesini ele alacağız.

  • Editörden I Toplamda üç bölümden oluşan mektubun yarın ikinci bölümüne yer vereceğiz

Paylaşın