En Çok Okunanlar, Gündem, Umut Yazıları

Editörden I Keskinleşen sınıf çelişkileri devrimcileri çağırıyor

Yaklaşık iki yıla yaklaşıyor, ana akım anlatıya bakılırsa, dünya büyük bir halk sağlığı kriziyle boğuşuyor ve fakat bu öyle bir kriz ki, sadece yoksulların, emekçilerin kitlesel yıkımına yol açıyor. Söylendiğine göre, bu görülmemiş kriz öyle etkiler yaratıyor ki, enflasyon hızla yükseliyor, yükselen gıda maddesi fiyatları rekor seviyelerde dolaşıyor ve yoksulun, emekçinin cebindeki sürekli küçülürken, zenginin banka hesabı kabardıkça kabarıyor.

Öyle bir halk sağlığı krizi ki bu, ABD Başkanı Joe Biden’ın seçim kampanyası sürecinde sürekli dillendirdiği vaatlerinden biri olan, ilaç fiyatlarındaki artışın belirli sınırlamalara tabi olması ve ilaç fiyatlarının düşürülmesi konuları büyük ilaç tekellerinin ABD hükümeti nezdinde gerçekleştirdiği lobi faaliyetleri sonucunda kadük olmuş. Biden’ın kendi partisi içindeki etkili unsurların bir bölümü aynı zamanda büyük ilaç tekellerinin kampanyalarına en fazla para yatırdığı politikacılar arasındaymış ve Biden hükümetinin hazırladığı tasarıda ilaç fiyatlarıyla ilgili düzenlemeler konusunda ağırlıklarını koymuş, tasarının şirket dostu bir muhteva kazanmasını sağlamışlar.

Biden’ın kampanya sürecinde en çok dillendirdiği bir konuda böylesi bir sahtekarlık yapması kendi partisinden Senatör olan Frank Pallone’yi bile çileden çıkarmış, Pallone yaptığı açıklamada, “bunun sebebi büyük ilaç şirketleri ve onların kongredeki uşaklarıdır” diyor. (Big Pharma Wins Again as Democrats Drop Prescription Drug Pricing From Spending Bill, Oct 28) Pfizer’ın sözü edilen konuda lobicilik faaliyeti yürüten en etkili birkaç şirket arasında bulunduğu konuyla ilgili haberlerde sıkça vurgulanıyor. Covid-19 rüzgarıyla kasalarını tıka basa doldurmakta olan Pfizer, ilaç fiyatlarının düşürülmesine karşı savaşan en önemli birkaç odaktan biriymiş.

Her zaman olduğu gibi, Biden’a “umut bağlayan” liberal solcular öfke ve hayal kırıklığıyla büyük ilaç şirketlerinin kongredeki “uşaklarına” ateş püskürüyorlar. Ateş püskürüyorlar fakat Biden’ın sahtekarlığı sadece ilaç fiyatlarında şirket dostu bir yaklaşımı benimsemesinde ortaya çıkmadı; büyük sunumlarla gündeme getirilen “Yeniden Daha İyi İnşa Etmek” için milyarderlere getirilecek bir servet vergisinde attığı geri adımlarda da belirginleşti. Biden eşyanın tabiatına uygun adımlar atarken, salgın sürecinde büyük bir yıkım yaşayan Amerikalı emekçiler dalga dalga sesini yükseltiyor.

Amerika’da Ekim ayında 10.000 John Deere işçisi greve çıktı. Onları 31.000 Kaiser şirketi çalışanı takip etti. Kalifornia ve Oregon’da sağlık çalışanları, New York’ta petrol işçileri, Mişigan’da, Nebraska’da, Tennesee’de tarım işçileri, Holywood’da film yapım işçileri ayaktaydı. Ekim ayında “Emek Notları” dergisinde yazan emek araştırmacılarına göre, işçiler için grev zamanı gelmişti ve on binlerce potansiyel grevci işçi ayağa kalkmak için bekliyordu. Amerika’nın çeşitli bölgelerinde dokuma işçilerinden otobüs şoförlerine, alkol üretiminde çalışanlardan madencilere, çelik işçilerine geniş bir kesim grev hazırlıkları içindeydi. Amerikalı solcu yazar Eve Ottenberg’e göre, tüm bu gelişmeler bir temel gerçeğe işaret ediyordu: “Sınıf Savaşı Kızışıyor”.

Ottenbeg’in teşhisi doğru “Sınıf Savaşı Kızışıyor”. Hem de dünya çapında. Emekçilere karşı büyük bir sınıf saldırısı olarak gelişen salgın sürecinin yaratacağı en belirleyici sonucun “Sınıf savaşının keskinleşmesi” olacağını salgının ilk günlerinden beri bıkıp usanmadan tekrarlıyoruz. Amerika’da halka büyük kampanyalarla satılan Biden’ın sahtekarlığı 9 ayda ortaya çıktı. Yeni yapılan kamuoyu araştırmalarına göre, dokuz ayın sonunda, yarısı Demokrat Parti’ye oy veren her on yetişkinden 7’si ülkenin ekonomik olarak yanlış bir yönde ilerlediğine inanıyor. Biden’ın ABD’yi istikrar ve sükunete kavuşturacağına duyulan inanç 9 ayda yüzde 42’ye düşmüş. (Biden’s job rating sinks to 42 percent in NBC News poll a year from midterms)

Biden’a duyulan inancın düşüşündeki temel faktör sınıf mücadelesinin keskinleşmesi, emekçilerin salgın sürecindeki sınıfsal saldırının sonuçlarıyla her gün daha sert yüzleşmesidir. Salgın sürecinde işsizlik ve yoksulluk kıskacında ezilen emekçilerle keyifli uzay seyahatlerine çıkan milyarderler arasındaki keskin karşıtlık sınıf mücadelesinin zeminini genişletmekte ve derinleştirmektedir. Amerika’da emekçilerin grev silahına başvurmaya başlaması bunun en açık göstergesidir. Grev dalgası Fransa’dan İsviçre’ye uzanan bir yayılımda gündemdedir. İşçi sınıfının en hareketli bölükleri grev silahını kullanmakta ya da hazırlığını yapmaktadır. Küresel düzeyde yükselişte olan enflasyon emekçi sınıflar açısından sadece ve sadece daha fazla yoksulluk anlamını taşıyor. Emekçi sınıfların yoksulluk kıskacından tek çıkış yolunun örgütlü sınıf mücadelesine yüklenmek olduğu her geçen gün daha berraklaşıyor.

Bir hayal kırıklığı da G20 Zirvesinde yaşandı ve bazılarını kedere ve öfkeye boğdu. Dünyanın en büyük 20 ekonomisinin liderleri zirvede küresel ısınmayı 1,5 derecede sınırlama hedefine bağlılıklarını teyid etmiş ancak sıfır karbon emisyonu konusunda bir takvim hedefi belirlemekten kaçınmışlar. Greenpeace zirvenin konuyla ilgili bildirgesi hakkında, “zayıf, başarma tutkusu ve vizyondan uzak” ifadelerini kullanmış. Küresel ısınmanın asli faili olan Finans-kapitali temsil eden hükümet temsilcilerinden “kurtuluş” beklemek haliyle böyle süreklileşmiş hayal kırıklıkları üretiyor. Çevresel yıkım dünya çapında yaşanan sınıf mücadelesinin asli bir veçhesidir, bunun dışındaki her tür ele alış ancak ve sadece daha büyük hayal kırıklıkları yaratacaktır. Çevresel yıkıma karşı çıkış uluslararası proletaryanın mücadelesinin asli bir parçasına dönüştüğü ölçüde gerçek temellerine oturacaktır.

Glasgow’da düzenlenen Birleşmiş Milletler İklim Değişikliği Konferansı’na özel jetleriyle gelen katılımcıların yarattığı ironi kapitalist ikiyüzlülüğün ve sahtekarlığın en çarpıcı göstergelerini oluşturuyordu ve Afrika’dan Malawi Devlet Başkanı Lazarus Chakwera’nın sözleri: “Afrika çevre krizinin yaratılmasında çok az rol oynadı. Fakat benim kıtam diğerlerinin emisyonlarının bedelini ödüyor.” çok şey anlatıyordu. Afrika’da yaşanan çekirge belasının, Madagaskar’daki kıtlığın, Güney Afrika’daki su krizinin diğer ülkelerin emisyonlarından kaynaklandığını belirten Chakwera, krize neden olan asıl ülkelerin bunu bedelini kurbanlara yıkma peşinde olduklarını dile getirmişti. ( The west caused the climate crisis – it should now pay to clean up the mess) Chakwera’nın sözleri yalın bir gerçeğe işaret ediyordu: “Soyut gerçek yoktur. Gerçeklik her zaman somuttur.” Çevresel yıkıma karşı mücadelede nedenler ve sonuçlar arasındaki ilişki somut olarak kavranmadan, emperyalist-kapitalist egemenlik sisteminin temel yapısal özellikleri dikkate alınmadan sarf edilen sözler esas olarak sorundan birinci dereceden sorumlu uluslararası Finans-kapitalin aklanması sonucunu doğuracaktır ve pek çok yaklaşımda doğurmaktadır.

İşsizlik ve yoksulluğa karşı emekçi sınıflarda büyüyen öfke büyük sınıf mücadelelerinin habercisidir. Salgınla oluşan olağanüstü hal rejimlerini kalıcılaştırmak uluslararası Finans-kapitalin temel siyasi hedefidir. Olağanüstü hal rejimlerine karşı mücadele dinamikleri de bu süreçte filizlenmektedir. Önümüzdeki dönem, siyasal mücadelede bu başlığın daha fazla öne çıkacağı aşikardır, olağanüstü hal rejimlerine karşı mücadelenin sınıf eksenli bir siyasal ton kazanması sosyalistlerin geliştireceği ajitasyon ve propagandanın kalite ve gücüne bağlıdır. Sosyalistler bu görevi ciddiye almalı ve gelişen muhalefet dinamiklerinin gereksindiği siyasal perspektifleri üretmeli ve muhalefete eylemli olarak aktarmalıdır.

G20 Zirvesinde bir araya gelen ABD ve Çin Dışişleri Bakanı’nın verdikleri fotoğraflardaki soğukluk ve gerilim uluslararası basın tarafından özellikle altı çizilen unsurlardandı. Görüşmenin ardından Çin Dışişleri Bakanlığının yayınladığı yazılı açıklamada, ABD’nin Tayvan sorunu hakkında, Çin’in sürekli değişen tutumlarının gerilimi arttırdığı yönündeki açıklamalarının “bütünüyle hatalı ve konuyu uluslararası kamuoyuna yanlış sunma girişimleri” olduğu vurgulandı. Çin Dışişleri Bakanı Wang’ın, “Çin ve ABD arasında en hassas konu Tayvan sorunudur. Eğer bu sorun yanlış ele alınırsa, Çin ve ABD ilişkilerinde yıkıcı sonuçlar doğuracaktır” sözlerine açıklamada yer verildi. Wang’ın bu sözleri, Biden ve ABD Dışişleri Bakanı Blinken’ın geçtiğimiz günlerde yaptıkları Tayvan’ı askeri olarak koruma yönündeki açıklamalarına bir yanıt niteliğindeydi. Zirvedeki görüşmeyi ve açıklamaları değerlendiren uzmanlar, Tayvan sorununun giderek daha sert bir çatışma noktası olarak belirdiğini ve ABD’nin Çin’i zayıflatmak amacıyla bu karttan kolay kolay vazgeçmeyeceğinde ortaklaşıyordu. Çin basınında yer alan yorumlarda da, Tayvan sorununun ABD Çin ilişkilerindeki en patlayıcı alan olmaya devam edeceği yönünde mutabakat vardı.

ABD istihbarat örgütlerinin gizliliği yeni kaldırılan ve kamuoyu ile paylaşılan belgelerinde, Wuhan’daki Viroloji Enstitüsü’nün salgının kaynağı olarak yeniden gündeme getirilmesi, iki ülke arasındaki gerginliğin bir kez daha yükselmesine neden oldu. 31 Ekim’de konuya ilişkin açıklamalar yapan Çin Dışişleri Bakanlığı sözcüsü, “Bu kaçıncı rapor bir önemi yok, aynı yanıltıcı raporlar ve politik motivasyonlu girişimler. Amerikan istihbarat örgütlerinin uydurma ve acınası sahte raporları hakkında tüm dünyanın iyi bildiği ciddi bir kayıt var. Amerikan yönetimini ülkesindeki vahim covid vakalarıyla ciddi mücadeleye ve salgına karşı uluslararası işbirliği ve dayanışmayı yükseltmeye davet ediyoruz” açıklamasını yaptı.

Ekim ayı ortasında Batı basınında gündeme getirilen, Çin’in yeni hipersonik füze denemeleri yaptığı iddiasının ABD yönetiminde ciddi endişe uyandırdığı belirtilmişti. ABD Genel Kurmay Başkanı Milley, “Çin’in silah kapasitelerinin gelişimini” dikkatle izlediklerini ifade etmişti. Bu iddiaların ardından, yeni bir silahlanma yarışının başlamasına yol açacak “Soğuk Savaş” atmosferinin giderek daha belirgin hissedilmeye başlandığı sıkça dile getirildi. ABD’nin Çin’e yönelik “maksimum baskı” politikası çeşitli araç ve ittifaklarla genişlerken, Fransa ile yaşadıkları kriz bu sürecin önemli jeo-politik kaymalar yaratma potansiyelini gözler önüne serdi.

G20 Zirvesi öncesi, Tayyip Erdoğan’ın Biden’la görüşme olanağı bulup bulamayacağı üzerine çokça konuşuldu. Faşist blok gerçekleşen görüşmeyi adeta bir zafer havasında satıyor ancak görüşmenin bu denli “değer” kazanmasının kendisi dahi başlı başına faşist blokun yaşadığı zayıflamanın önemli bir göstergesidir. Yapılan açıklamalardan anlaşıldığı kadarıyla, görüşme dostlar alışverişte görsün havasında geçmiş ve önemli konularda ciddi bir sonuç yaratmamıştır. Faşist blokun hazırlıklarını yapmakta olduğunu yüksek sesle ilan ettiği yeni bir “Rojava seferi” de tıpkı Biden görüşmesi gibi, onun gücünün değil zayıflığının bir göstergesidir.

Faşist blok yeni bir sefer için silah ve asker sevkiyatını sürdürüyor ancak Suriye’de oluşan dengeler, büyük çaplı bir operasyon olasılığını oldukça zayıflatmış durumda. KCK Yürütme Konseyi Eş Başkanı Cemil Bayık’ın kısa bir süre önce yayınlanan bir söyleşideki ifadeleri bu bağlamda değer kazanıyor. Bayık’a göre, “Türk devletinin yeni-Osmanlı hayallerini durduracak güç de Kürt-Arap ittifakıdır. AKP-MHP iktidarının 19 yıllık politikaları hem Kürtlere hem de Arap halklarına bu gerçekliği göstermiştir.” Bölgeden gelen haberlere göre, faşist blokun hedef gösterdiği alanlarda Rusya savaş uçaklarının uçuşlarında artış gözlenmektedir. Bu veriler, oluşmakta olan yeni dengelerin işaretidir.

Rojava halkı faşist blokun olası bir işgal saldırısına karşı kendini koruma araçlarına, örgütlülüğüne ve yeteneğine sahiptir. Asıl önemli olan, faşist blokun bu koşullarda düzenleyeceği bir saldırının onun açısından “bir ölüm parendesi” niteliği kazanması olasılığıdır. Bu nedenle devrimcilerin Rojava savunması Türkiye’nin Batısında başlamak zorundadır. Rojava savunması, Batı’da emekçi sınıfların öfkesini faşist bloka karşı eyleme dönüştürerek en güçlü biçimini kazanacaktır. Gerçekleşen işçi-emekçi mitingi bu bağlamda kendi hacmini aşan bir önem taşımaktadır. Bayık’ın Suriye ve Irak bağlamında ifade ettiği “Kürt-Arap ittifakının”, ülkedeki karşılığı Batı’daki işçi-emekçi muhalefetiyle Kürt halk hareketinin devrimci ittifakıdır. Büyük bir işgal operasyonu olasılığı zayıflamıştır ancak faşist blokun ayakta kalma olanağının giderek azaldığı bir evrede her tür gelişmeye hazır olmak gerekir. Faşist blokun operasyon hazırlığı çerçevesinde yükselttiği propaganda kampanyasının geçmiştekilere göre zayıf kalması, ülkedeki genel atmosfer değişimini açık olarak göstermiştir. Bu bağlamda, sözünü ettiğimiz devrimci ittifakın ülkenin batısındaki temel güç emekçi sınıfların en hareketli kesimlerini oluşturan direnişçi işçilerin inisiyatifiyle gerçekleşen işçi-emekçi mitingi hacminin çok ötesinde siyasal değer kazanmıştır.

İşçi-emekçi mitingi sınıfın en hareketli kesimlerinin siyasallaşma düzeyini ve mücadele azmini göstermiştir. Bu ruh halinin emekçi sınıflar arasında yayılması ve genelleşmesi sosyalist hareketin sınıf dinamikleriyle kuracağı siyasi ilişkinin gücüne bağlı olacaktır. İlişkinin doğru bir tarzda kurulması, sosyalist hareketi de sınıfın en hareketli unsurlarını da güçlendirecek, faaliyetlerin sınıfın daha geniş kesimlerine ulaşmasına olanak sağlayacaktır. Birleşik mücadele hattının önemi tam da bu noktada belirginleşmektedir. Batı’da hareketlenen sınıf dinamikleriyle devrimci bir buluşma, Birleşik Mücadele perspektifiyle yürüyenlerin daha güçlü hamlelerini gerektiriyor. İşçi-emekçi mitingi normal zamanlarda sınıf hareketinin önemini ve öncülüğünü dillerinden düşürmeyen reformist yapıların gerçeği üzerine güçlü bir ışık tutmuştur. Sınıfın en hareketli direnişçi unsurlarının bu önemli hamlesi karşısında takınılan kayıtsızlık tutumu, reformizmin ve sendikal bürokrasinin gerçek sınıf karakterinin bir yansımasıdır.

İşçi-emekçi mitingi sonrası düzenlenen değerlendirme toplantısında önümüzdeki sürece dair önerilen asgari ücretle ilgili bir kampanya, direnişçi işçiler ve devrimcilerin pratikte yan yana gelerek yeni örgütlenme ağları yaratma olanağını çok güçlendirecektir. Sınıfın en acil ve temel gereksinimleri üzerine inşa edilecek kampanyalar sınıfın geniş kesimlerini kapsama potansiyeline sahiptir. İşçi-emekçi mitinginin canlılığı sınıfın daha geniş kesimlerine açılma hedefi açısından umut vericidir. Devrimci hareket bu olanağı değerlendirmek zorundadır. Doğrusal gelişen bir sınıf hareketi var olmamıştır ve olmayacaktır. Sınıf hareketi eşitsiz gelişir ve gelişmektedir; devrimci hareket bu gerçeği hiç unutmadan, ancak en hareketli unsurlarla bütünleşerek sınıfın geniş kesimlerine açılabilecektir.

ABD’de Biden’la, Almanya’da parlatılan Sosyal Demokrat ve Yeşiller’le esas olarak gerçekleşen kitlelerin artan hoşnutsuzluğunu ve yükselen öfkesini kontrol altına alma operasyonuydu. Benzer bir operasyon, faşist blokun yaşadığı zayıflama ve emekçi kitlelerde artan hoşnutsuzluk nedeniyle Türkiye siyasetinde de bir seçenek olarak kendine giderek daha fazla yer buluyor. Düzen muhalefetinin ses tonunun yükselmesi, devletin merkezi kurumlarında işaretleri görülen memnuniyetsiz ögeler bu seçeneğin alanının giderek genişlediğinin göstergeleridir.

Finans-kapitalin merkezi TÜSİAD’ın açıkladığı Tutum Belgesi’ndeki vurgular, düzen muhalefetinin ses tonunun yükselmesine paralel gündeme geldi. Tutum Belgesi esas olarak, emperyalist-kapitalist egemenlik sisteminin yeniden yapılanma hamlesinin ülkeye yüklediği görevlerin ve bu yeniden yapılanma sürecinden yerli Finans-kapitalin beklentilerinin ifadesidir. Yeniden yapılanma sürecinin gereksinimleri daha taze, yıpranmamış, kitlelerde “güven” duygusu yaratacak bir siyasal aktör arayışını beslemektedir. TÜSİAD’ın hamlesi bu arayışın boyutlarına işaret ediyor. Erdoğan Biden görüşmesinin “renksizliği” de bu arayış çerçevesi içinde yer almaktadır. Görüşme sonrası yayınlanan ABD açıklamasındaki temel vurguların TÜSİAD açıklamasıyla ortak noktaları arayışın kapsam genişliğine denk düşmektedir.

CHP’nin son tezkere oylamasındaki tutumunu da bu çerçevenin içine yerleştirmek gerekir. HDP’yi düzen muhalefetine yakınlaştırma ve seçimde HDP’den şu ya da bu biçimde destek alma hedefi doğrultusunda atılan adımların kapsamı içinde yer alan bu tavır, düzen muhalefetinin kuyruğuna takılma tehlikesini büyütmüştür. Birleşik devrim perspektifini temel alan güçlerin siyasal alana daha etkili müdahaleleri bu tehlikenin varlığında daha da büyük önem kazanmaktadır. Emekçi sınıflarda büyüyen öfkenin düzen kanallarına akıtılması tehlikesi karşısında devrimci seçeneğin inşasında ısrar bu bağlamda günün yakıcı ihtiyacıdır. Finans-kapitalin yeniden yapılanma hamlesi, siyasal kapsayıcılığa gereksinim duymaktadır. Bu bağlamda, solun niceliği değil niteliği belirleyici olmaktadır. Bu hamlenin sola bir biçimde onaylatılması yeniden yapılanmanın toplumsal “meşruiyeti” açısından önem kazanmaktadır. Devrimci güçlerin önünde olanaklar ve tehlikelerle dolu bir yol açılmaktadır. Olanaklardan yararlanıp yeni devrimci mevziler kazanmak ve tehlikelerin üstesinden gelmek ancak birleşik mücadeleyle mümkün olabilir. Devrimciler açılan bu yolda ancak güçlü bir devrimci irade ile tahkim edilmiş taktik esneklikle yürüyebilir ve yürüyecektir.

Paylaşın