Şen Süer, Umut Yazıları

Mülteci Kadın+ Hikayeleri: Kalmak gitmekten daha zordur bazen – Şen Süer

Her insan hikâyesi benzersizdir, kadınların hikâyeleriyse

hem genel hem biricik olmaları hasebiyle eşsizdir;

bu hikâyeleri paylaşmak hepimizi hem zenginleştirir hem de güçlendirir.

Ezcümle, özel olan politiktir.

Sosyal pedagog olarak mültecilerle çalıştığım yedi yıl zarfında, özellikle “özel koruma” statüsündeki bekâr anneler ve LGBTİ+’larla -aynı torbanın içine tıkmamaya, kimliksizleştirmemeye özen göstererek kolay ifade edebilmek için burada hepsinden kadın+ diye söz edeceğim- yoğun olarak çalıştığım son dört yıl içinde çok çeşitli ülkelerden, kültür ve dinlerden, sayısız dil, cinsiyet ve karakterden insanlarla karşılaşmak, onların hikâyelerine, düşüp kalkmalarına, bazen kalkamamalarına, hatta ölmelerine, bazen de koşmalarına tanıklık etmek beni tahmin edemeyeceğim kadar değiştirip dönüştürdü, zenginleştirdi. Samimiyetle ümit ediyorum ki, ben de hayatlarına dokunduğum kadın+ların zorlu yürüyüşlerinde bir nebze yol kat etmelerine yardımcı olabilmişimdir…

Bu yıllar içinde biriktirdiğim kadın+ hikâyelerini mesleki ve kişisel penceremden bu yazı dizisinde paylaşmak, bir kısmını birlikte yürüdüğüm meşakkatli yollarını kendi deneyimlediğim şekliyle aktarmak, genel kadın+ sorunlarının yanı sıra Avrupa’da mülteci kadın+ olmanın fazladan bir yük olarak yansıdığı farklı ezilmişlik durumlarını anlatabilmek hem kendimi daha iyi sorgulamamı sağlar hem de yaşanmışlıklarıyla kadın+lara zenginlik ve güç katar umarım.

“Kadın kadının yurdudur”un başka dildeki halleri

Noel vaktiydi, izindeydim. Haliyle hava çok soğuk, kar yağıyor. Sabahleyin evin sıcağının keyfini müzik, kitap ve kahveyle çıkarırken kampın güvenliği aradı. Gece bir ev içi şiddet vakası olmuş, polis çağırmışlar, bana da haber veriyorlardı. Hangi kadın olursa olsun böyle bir durumda iznimi yarıda keserdim de, şiddet mağduru kadının adını duyar duymaz yıldırım gibi hazırlanıp gittim çalıştığım mülteci kampına. Kamptaki her kadının hikâyesi özel tabii, aslında her yerde her kadının hikâyesi özel, özel olmalı, ancak bazı kadınlar daha kendine has bir dikkat, ilgi, bilgi, sarıp sarmalama gerektiriyor.

Burada parlak yıldız anlamında ona verdiğim adla Roxanne da bu kadınlardan biri; başından geçenler ve geçmekte olanlar öteki kadın hikâyelerine benzerlikleriyle onu hem genel kadın sorunu çerçevesine oturtuyor, hem de benzemezlikleriyle nevi şahsına münhasır ele alınmasını elzem kılıyor.

Roxanne 25 yaşlarında siyah bir kadın, bir Afrika ülkesinden. Bu ülke kadınlarının, benim tanıdığım kadarıyla istisnasız bir büyüleyicilikleri var. Her gün ayrı renk ve biçimde saç modelleriyle, yapacak fırsatları olmamışsa çeşitli renk, biçim ve uzunlukta peruklarıyla, vücutlarına uyuyor mu uymuyor mu diye hiç mi hiç umursamadan üstlerine taktıkları rengârenk, dar ve illâ ki dekolte giysileriyle, hemen hepsinde olan 8 Mart temalı yerel elbiseleriyle, en önemlisi de şen şakrak halleriyle göze, kulağa, ruha şölen bu kadınlar…

Roxanne başta bana bu şölen halinin istisnası gibi geldi, çok sonraları öyle olmadığını anladım.

Roxanne başka bir kamptan bize geldiğinde iki yaşında bir oğlu vardı, bizim kampta da ikinci oğlunu doğurdu. Kendi isteğiyle gelmişti bize, karnındaki çocuğunun babası bizim kamptaydı çünkü. Bu ufacık tefecik, etine dolgun kadın, geldiği andan itibaren aşırı talepkâr, kavgacı, gergin tavırlarıyla bizi de çok gerdi başta; bir türlü diğer kadınlarla kurduğumuz gibi bir bağ, bir güven ilişkisi kuramadık onunla. Çoğunluğunu bekâr annelerin oluşturduğu kampımızda huzurlu havayı genellikle sadece çocukların gürültüleri ve kavgaları bozarken, Roxanne hırçınlığıyla bir tür çıban başı gibi ortamı zehirliyordu. Defalarca uyarıldı, bu şekilde davranmaya devam ederse kamptan gönderileceği söylendi ona. Genellikle de çok işe yarayan bir uyarıdır bu, bizim kamp odaların içinde tuvalet olmasıyla öteki kamplardan ayrı bir “lüks” taşır, kimse bizim kamptan ortak tuvaletli öteki kamplara gitmek istemez. Ama Roxanne’da bu yöntem işe yaramadı, ne ben ne öteki iş arkadaşlarım ona ulaşabiliyorduk.

Sonra doğum vakti geldi. Sancıları tutup ambulans çağırmam gerektiğinde elime uyuşturucu bağımlıları için özel bir kliniğin kartını tutuşturdu, orada yapacakmış doğumu. Şaşkınlığımı gizleyip klinikten ambulans çağırdım, bu arada Roxanne sancılarına rağmen mutfakta çocuğuna yemek pişiriyor, baba adayı da ıslak kedi yavrusu gibi oda kapısının önünde içeriye girmeden bekliyordu.

Ambulans geldiğinde Roxanne üstüme yürürcesine ve bağıra çağıra, kendisi hastanedeyken baba adayının asla odasına girmemesi “emrini” verdi bana. İnadım inat bir tavrı vardı, bırakın beni dinlemeyi, kimseyi dinlemeyecek bir delilik sınırındaydı. Gözleri pörtlemiş, sancıdan iki büklüm, “girmeyecek, girmeyecek” diye hayali kişilerle kavga ediyordu; sonradan hayali kişilere değil, somut olarak partnerine ve aslında bize mesaj vermek istediğini anlayacaktım. Derin bir nefes alıp en sakin sesimle, odanın sadece ona ait olduğunu, ondan izinsiz partneri dahi olsa kimseyi onun odasına sokmayacağımızı anlattım. Bana aynı şeyi birkaç defa tekrarlattırdıktan sonra ikna olup doğuma gitti. Bir ambulans yirmi dakika bekler mi, görevliler onun çocuğuna yemek pişirmesini, çantasını toplamasını arada “Lütfen, lütfen” diye yalvararak beklediler.

Baba adayı neredeyse kamp kurulduğundan beri bizimle olduğundan ve o zamana kadar onunla en küçük bir sorun yaşamadığımızdan, onun o süklüm püklüm tavrına üzüldük, çocuğunun doğumuna bile gitmesine izin vermemişti Roxanne. İlk çocuğunu, ona baba gibi davranan partnerine değil de kamptaki bir arkadaşına emanet etmişti.

Haftalık ekip toplantımızda Roxanne’ın uyuşturucu bağımlısı olabileceğini, elimizde somut bir kanıt olmadığı için onu daha yakından izlemeyi, çocuklar açısından olumsuz bir durum ortaya çıkarsa gençlik dairesini bilgilendirme yükümlülüğümüzü konuştuk. Bu ülkeden gelenler arasında, kendi içlerinde sorun, çatışma yaşasalar bile dışarıya karşı dayanışma o kadar güçlüdür, birbirlerini o kadar korur kollarlar ki, gerçeğe vâkıf olmak, içlerine nüfuz edebilmek bazen çok zordur. Nüfuz edemediğimiz zaman da yardım ve denetimden oluşan çifte görev tanımımızda çubuk ister istemez denetime doğru bükülüyor.

Roxanne’da da böyle oldu. Kavrayamadığımız noktada kendimizi en güvenli noktaya, yani denetlemeye doğru çektik; en başta yapılması gereken anamnez, yani danışan hakkında genel bir tablo oluşturma son derece eksikti.

Yurduna hiç benzemeyen bir ülkede mülteci olmak, siyah olmak, kadın+ olmak genel mülteci kültürü içinde bir alt kültür yaratır; kendi karakterleri, kaçış nedenleri ve yol hikâyeleri de bu alt kültürün içinde başka bir aidiyet çemberi oluşmasına neden olur. Görünürde beş benzemez bir araya gelip bazen içinde zayıf, ancak dışarıya karşı çok güçlü bir grup dinamiği kurmayı başarabilirler. Onlar kendilerini korumak için tırnaklarını çıkarttıkça seni daha da dışarıya atarlar, sen dışarıya atıldıkça onlardan daha da uzaklaşırsın; olumsuz manada birbirinizi besler, yani hiç beslenemezsiniz… Genel çemberin içindeki küçük çemberler ne birbirlerine değerler ne büyük çembere.

Roxanne doğumdan geldikten sonra biraz duruldu, ama sadece biraz. Kampta aynı ülkeden birçok başka kadın olmasına karşın hiçbir grubun içinde değildi; öteki kadınlar onu koruyup kolluyordu, gerektiğinde onun için yalan da söylüyorlardı, onu dışlamıyorlardı, ama Roxanne yine de onlardan biri değildi. Tek kişilik kendi çemberi vardı onun.

Bizim kamp eski bir hastane konteynırıdır, büromuz da hemşire odasında olduğu için duvarla değil camla kaplıdır. Tam karşısında da mutfak olunca, yemek pişirirlerken kamp sakinlerini gözlemleyebilmek onları tanımak açısından çok yararlı ipuçları sağlar. Öteki kadınlar gülüşüp şakalaşır, şarkı söyler, hatta bazen bira içip dans ederken Roxanne onlara katılır gibi yapıyordu. Oysa ne dans ettiğini ne bira içtiğini ne bazen ayyuka çıkan kadın kahkahalarına katıldığını gördüm. Kendi yurdundan olanlara katlanır, olmayanlara karşı hep gardını alır halde gözlemledim onu. Hiçbir yere ait değilmiş gibiydi, her daim dikenlerini batırmaya hazır bir ayrık otuydu.

Roxanne ile aramdaki ilişki açısından bu olumsuz tablo doğumdan altı ay kadar sonra sisin aniden ortadan kalkması gibi dağıldı. Roxanne ile edindiğim tecrübe, yılların hayat ve iş deneyiminin bazen çok yetersiz kalabileceğini bir kez daha gösterdi bana. Öte yandan, bazen meslek sınırlarını zorlamanın, profesyonel mesafe yerine profesyonel yakınlık kurmanın da danışana çok yardımcı, bana çok öğretici olduğunu kavrattı.

Bir akşamüstü büroya geldi mektubunu almak için. Doğum yaptığı klinikten kişiye özel büyük bir zarf gelmişti. Dil bilmediğinden zarfı benim açıp yazılanları okumamı istedi. Açtığım anda bürodaki iki erkek iş arkadaşımı dışarıya çıkarttım, Roxanne ile yalnız kaldım.

Büyük oğluyla ilgili uzun bir tıbbi araştırma raporuydu. Çocuğa iki yıl boyunca AIDS testleri yapmışlardı, anne AIDS’liydi çünkü, o klinikte doğum yapmasının nedeni de buydu. Ben raporu tüm dikkatimle okumaya çalışırken Roxanne karşımda hareketsiz duramıyor, kıpır kıpır bir tedirginlikle beni izliyordu.

O sahne bugün bile tüm netliğiyle belleğimde. Kafamı kaldırıp yüzüne baktım, gülümsedim, “No AIDS” dediğim anda çözüldü Roxanne. Kendinden geçercesine, hıçkıra hıçkıra ağlamaya başladı mutluluktan, kendini onca zaman tuttuktan sonra rahatlamaktan. O an aldığım tüm sosyal pedagoji eğitimini, profesyonel mesafe ilkesini unuttum, içgüdülerime uydum, ayağa kalktığım gibi ona sarıldım, birlikte ağladık uzun uzun. İnsanın kalbinin bir başkası için mutluluktan deli gibi atması sadece kadınlar arasında mı yaşanır, bilmiyorum.

Ona AIDS’i nereden nasıl kaptığını hiç sormadım, o gün de bilmiyordum, bugün de bilmiyorum. Ama tıptaki gelişmeler sayesinde güvenli cinsel ilişki kurulabileceğini, çocuk doğurulabileceğini öğrendim.

Kendisi de çocuk da olumsuz bir tavra uğramasın, yaftalanmasın diye bu bilginin başlangıçta sadece ikimizin arasında kalmasına karar verdik. Ben raporun kopyasını dosyasına koymak yerine alıp evime götürdüm -başka hastalıkların aksine AIDS vakalarını Sağlık Bakanlığı’na bildirme yükümlülüğümüz yok.

O saatten sonra annesi oldum Roxanne’ın, bana bir daha hiç adımla hitap etmedi, hep “Mama” der gözleri parlayarak. Gönüllü bir aile terapistinin de yardımıyla içinde bir düğme çevrilmişti sanki. Bambaşka bir kadın vardı karşımızda. O zamanlar bilmiyordum bu deyişi, ama kadın iş arkadaşlarımla birlikte “kadın kadının yurdudur”u hayata geçirmiştik.

Roxanne gene talepkârdı, gene dediğim dedikti, ne ki yorucu bir kadın olmaktan çıkmıştı artık. Arada bize göre “delleniyor”, gene ortalığı biraz kırıp döküyordu da, iletişim, uzlaşma yine de yerli yerindeydi. Öncelikle anlamanın, sarıp sarmalamanın, güven vermenin her iki tarafa da küçük değişimlerle büyük şeyler kattığını, her iki tarafı da dönüştürdüğünü yaşadık hep beraber.

Bu “dellenmelerin” de sebepleri varmış meğer, çok sonraları, işte o Noel vakti bunu anladık.

Roxanne’ın şiddete uğradığını öğrenip kampa gittiğimde vücudu çürüklerle dolu bir kadınla karşılaştım. Şiddet faili partneri polislerden önce sırra kadem basmıştı. Yine bol bol ağladı Roxanne; cep telefonundaki bir mesajı görüp hiddetlenmiş fail, iki çocuğunun gözleri önünde saldırmış kadına.

Büroda ikimiz yalnızdık, Roxanne kelimenin tam manasıyla “döküldü” bu kez. İlk defa şiddete uğramadığını, doğum yaklaştığı sırada erkeğin karnına karnına vurarak şiddet uyguladığını, odasına sokmamasının nedeninin bu olduğunu anlattı uzunca. Daha öncesinde de birkaç kez, derecesi bu kadar yüksek olmasa da şiddet görmüştü. Bunu onun kelimeleriyle yazıyorum, şiddetin “derecesi”, büyüğü küçüğü yok aslında. Biz kadınlar, biraz yaşadıklarımızı kolay atlatabilmek için, biraz utançtan, bazen de kendimizi -başkalarına olduğu kadar kendimize de- güçlü görmek, göstermek için azımsayarak yaşadıklarımızla başa çıkmaya çalışıyoruz.

Bütün bunları anlatırken boynunu da büküyordu bir yandan, “kurban” rolünün ona sayısız yararlar da getireceğinin farkındaydı. O gün ve sonraki günlerde çevrede insan olduğunda yürümesinin yavaşladığını, yüzüne acılı bir ifade geldiğini, boynunu iyice büktüğünü gözlemledim; o kadar abartılı ve teatraldi davranışları, ifadeleri. Herkese ben şiddet gördüm, ilgiye ve şefkate ihtiyacım var sinyali gönderiyordu. Sanmayın ki bunları Roxanne’ı eleştirerek yazıyorum, “kurban” rolünü kendine biçmesi bazen tehlikeli olabilse de ve bazen bu rolden hiç kurtulamayan kadınlar olsa da Roxanne’ın durumunda “aile” sırları ilk defa ortalığa saçılmıştı ve bu durumla başa çıkabilmek için önce en iyi bildiği yöntemi kullanıyordu, hepimizin yaptığı gibi. Ayrıca gerçekten de özel bir ilgiye ve şefkate ihtiyacı vardı; sonrasında bunun yeterli olmadığını, kadın destek kuruluşlarından profesyonel destek alması gerektiğini anlayacaktı.

Roxanne’a faili hemen oracıkta kamptan atabileceğimi, uzaklaştırma kararını hemen çıkartabileceğimizi söyledim. Bana bakışını hiç unutamıyorum. Kederli ama kurnaz gözlerle baktı. “Mama”, dedi, “Atma kamptan. Çocuğum küçük, büyük oğlanın yuvası uzakta, o getirip götürüyor çocuğu. Onun yardımına ihtiyacım var. Ben ona son bir şans daha vereceğim, sen de bana yardım et.”

Benim için zurnanın zırt dediği yerdi burası, bu konuda Almancada bir kitap bile var, Hilflose Helfer (Çaresiz Danışmanlar diye çevrilebilir). Ben çoğunlukla kadınlarla, bekâr annelerle çalışıyorum ama yaptığım iş kadın çalışması değil, genel mülteci çalışması. Pragmatik yaklaşımını güçlenme olarak yorumlamıştım, kendini kandırıyor gibi gelmemişti bana, ama bunu dayanak alıp davranacak bir özel kadın destek eğitimi ve tecrübesinden yoksundum.

Elbette kendi hayatıyla ilgili kararı verecek olan Roxanne idi, şiddet failini kamptan atmadım. Bu arada yakalandı, çocukların gözü önünde şiddet uygulamasına rağmen tutuklanmadı, hiçbir şey olmamış gibi kampa geldi. Bir erkek iş arkadaşımla birlikte onunla bir saate varan ve aslında hiçbir işe yaramayan -içimi biraz soğutması dışında- bir konuşma yaptım.

Roxanne’ı ikna etmek biraz zaman aldı, korkuları çok büyük mülteci kadınların, neyse ki bir kadın kuruluşundan yardım aldık. Müthiş profesyonel bir çalışmaya tanık oldum kıyısından, elbette ki beni sorular sormanın dışında çalışmanın içine sokmadılar. Roxanne faili hayatına tekrar dahil etti, ancak şikayetini de geri çekmedi.

Biz hem Roxanne’ı hem faili izlemeyi, Roxanne ile düzenli ve çerçeveli görüşmeler yapmayı sürdürdük, faile özellikle göstere göstere yaptık bu izlemeyi; “uykuların kaçsın ne zaman ifşa olacağım diye” tarzı diken üstünde tutmaya özen gösterdik. Roxanne’ın adım adım güçlendiğine, hedefsiz kavgacılığını hakkını arama cesaretine dönüştürdüğüne tanık olduk. Kendi aramızda yaptığımız değerlendirmeler bizi de çok besledi, öğretti. Roxanne bizim hayatımıza değdi sonunda, biz de onunkine…

Birkaç ay sonra Roxanne’a ev çıktı; o çocuklarıyla kendi evine taşındı, fail resmi olarak bizim kampta kaldı. Bu arada Roxanne üçüncü çocuğunu doğurdu. Bazen yolda rastlaşıyoruz, Mama diye boynuma atlıyor, ama yeni hayatıyla ilgili hiçbir şey bilmiyorum; ayaküstü konuşuyoruz, o kadar. Başlarda kampta yaptığımız partilere onu da davet ediyorduk, ancak “Ben kampa gelmek istemiyorum,” diyerek hep reddetti. Sanıyorum o sancılı süreci geride bırakmak, yeni hayatına eskisinin yüklerini taşımamak istiyor. Mültecilerin çoğunda, özellikle kadın mültecilerde gördüğümüz bir durum bu.

Fail normalde onun evinde kalıyor, arada bir mektuplarını almaya uğruyor kampa. Bazen de on-on beş gün kadar hep kampta kalıyor. Evden uzaklaştırma cezası aldığı kesin, ama Roxanne’a şiddet uyguladığı için mi, başka nedenle mi bilmiyorum. Fail bu konuda bir şey söylemiyor elbette.

Roxanne benim için mesleki olarak da kişisel olarak da sembol isimlerden biri oldu. Onunla bu kadar ağır ve mahrem bir kadınlık durumunu birebir yaşamak, her gün kendini geliştirmesine tanıklık etmek ve birbirimizi beslemek, ikimizin arasında kopmayacak bir bağ kurdu. Dost değiliz, birbirimizin hayatında artık önemli bir yerimiz yok, yürünen yolun sadece bir durak noktasında değmişiz birbirimize, sonra bir daha kesişmeyecek kadar uzaklaşmışız, ama bu değme durumunun değiştiriciliği, dönüştürücülüğü bazen öyle güçlü oluyor ki, yaşayanların aklına, yüreğine silinmez bir damga vuruyor.

Mülteci Kadın+ Hikayeleri yazı dizisindeki diğer yazılar:

Savur saçlarını ahenkle (2)

Kirpiğin yere düşmesin… (3)

Paylaşın