Kadın - LGBTİ+, Umut Yazıları

Mülteci Kadın+ Hikayeleri: Savur saçlarını ahenkle – Şen Süer


Farklı ülkelerden, dillerden ve dinlerden sayısız mülteciyle tanıştım, kimi ciddi izler, anılar bıraktı bende. İçlerinde sadece birkaçının bıraktığı iz çok derin oldu.

Burada tanrının değerli hediyesi anlamında ona verdiğim adla Theo da bu birkaç kişiden biri, hatta daha ötesi: iş dışında buluşup birlikte bira içtiğim, evime davet ettiğim, profesyonel ilişkiden çıkıp dosta, bir nevi evlada dönüşen tek mülteci…

Bir gün belediyenin mülteci yerleştirme bölümünden aradılar. Arayan memur panik içinde bir gün önce bir eşcinsel mültecinin ortak tuvaletli bir kampa gönderildiğini, oradaki erkeklerden ağır bir zorbalığa maruz kaldığını, sinir krizi geçirdiğini, onu acilen bizim kampa göndermek istediğini anlattı, kabul edip etmeyeceğimi sordu. “Hemen gönderin” dedim elbette.

Birkaç saat sonra 30’lu yaşlarda bir erkek geldi büroya. Belli ki iyi koruduğu giysileri, hafiften janjanlı spor ayakkabısıyla tepeden tırnağa son derece bakımlı ve şıktı. Kuzguni siyah, uzun ve düz saçlarını gençliğimin Şogun’u gibi tepede topuza benzer bir şekilde kemik bir tokayla toplamıştı. Teni pürüzsüzdü, saçları reklamlardakiler kadar kırıksız ve pırıl pırıldı; açık olsa ahenkle dans ediyor derler ya, öyle. Sonradan saçına her hafta evde yaptığı saç kürüyle dört saat bakım yaptığını öyle ballandıra ballandıra anlatacaktı ki, saç kürünün tarifini almaktan başka bir şey gelmedi elimden.
Konuşurken mimiklerini çok kullanıyor, ayrıntılara girmeyi anlaşılan çok seviyordu. Önceki gecenin kabusunu sesindeki iniş çıkışlarla, kafasının, ağzının, elinin hareketleriyle anlatırken sadece görüntüsünü görsem başından geçen keyifli bir olayı aktarıyor derdim herhalde. Birkaç olay dışında da hep böyle anlatırken gördüm onu.

Theo içinde banyo-tuvalet olan odayı, kampın kocaman bahçeli, ötekiler gibi kasvetli gri beton değil de turuncu duvarlı ortamını, sessiz sakinliğini görünce gözle görülür şekilde rahatladı. Hayli iyi bir Almancası vardı, ama İngilizce konuşmayı tercih etti. Fazla uzun da konuşmadık zaten. Edindiğim ilk izlenim, bilgisi ve görgüsünü sergilemeye, öteki mültecilerden farklı, farklı ne kelime, üstün olduğunu göstermeye can attığı; ikincisi ise çok kırılgan, özgüvensiz olduğuydu. Birincisi ikincisinin sonucu galiba, diye düşündüm.

İlk defa bir LGBTİ+’yla çalışacaktım. Eşcinsel ve trans arkadaşlarım var, ama bir LGBTİ+ ile çalışmanın bana ve Theo’ya neler katacağını mesleki olarak görme, kendimi bu alanda sınava tâbi tutabilme şansı bana heyecan, açık söyleyeyim biraz da tedirginlik vermişti. Sonradan kampa birçok LGBTİ+ geldi; kampın sosyal pedagogu biz üç kadın söz yerindeyse biraz düşe kalka, neyse ki alanın uzmanlarından yardım alarak onlarla ilişkilerimizi düzenlemeye, öteki kamp sakinleriyle yaşadıkları sorunları çözmeye, hayatı onlar için biraz olsun rahat kılmaya uğraştık, halen de çabalıyoruz. Ciddi hatalar yaptığımız, incittiğimiz durumlar da oldu. Ama Theo benim için öncelikle ilkti ve hep özel oldu.
Theo Arapça konuşulan bir ülkeden geliyor, seçilmiş adının Theo olduğunu ertesi gün yaptığımız ayrıntılı kampa kabul görüşmesinde öğrenecektim. Resmi adı çok yaygın bir isim. Babası, eşcinsel olduğu için henüz öğrenciyken evden atmış Theo’yu. Sadece bir arkadaşının hıristiyan ailesi ona sahip çıkınca, zaman içinde o da hıristiyanlığı seçmiş ve Theo adıyla vaftiz edilmiş. Seçilmiş bir adı olduğunu, hıristiyanlığı seçtiğini hemen anlattı da nedenini bir yıl kadar sonra, birlikte nehir kenarında plaja gittiğimiz zaman içini dökercesine açıklayacaktı.

Kampa kabul görüşmesinde depresyon tedavisi gördüğünü, panik atak hastası olduğunu, erkeklerden korktuğunu, mümkünse sadece kadın çalışanlarla muhatap olmak istediğini anlattı.

Kendi ülkesinden çıkıp öteki Arapça konuşulan ülkelere geçmiş, oradan mülteci olarak bir Avrupa ülkesine gelmiş, dili bir yıl içinde tercümanlık yapacak derecede öğrenmişti, hatta o dilde bir roman projesi vardı. Oradaki homofobik ortamın boğuculuğu yüzünden de Almanya’ya kaçmıştı, yalnızca 6 aydır Almanya’da olmasına karşın şaşırtıcı düzeyde gelişkin bir Almancaya sahipti. Bir dil dâhisiyle karşı karşıyaydık.

Ülkesinde bu bölümün mezunlarına devlette iş vermek yasayla zorunlu olduğundan, başka türlü iş bulamam diye düşünüp tarım mühendisliği okumuştu.

Almanya’da, özellikle de bulunduğumuz şehirde kendini öteki yerlerden daha rahat hissettiğini, artık dünyadaki yerini bulduğunu, ilelebet burada kalmak istediğini anlattı. Ne var ki başka bir güvenli ülkede oturumu vardı, hukuki sorunların giderilmesi hem kolay değildi hem de hayli uzun bir süreçti: Theo’nun dayanıklılığını, gücünü son sınırına kadar zorlayacak, sonuçlarını bize de yansıtacağı bir süreç.

Bu arada hemen Almanca kursuna yazıldı; dil öğrenmeyi aşırı ciddiye alıyor, kurstan sonra uzun saatler boyu odasında çalışıyordu. Hemen yanındaki odada oturan üç çocuklu, Arapça konuşan bekâr anneyi, burada cennet çiçeği anlamında verdiğim adla Elvin’i çocuklar koridorda çok gürültü yapıyor diye uyarmış, Elvin de aşırı tepki göstermiş, işi kavgaya dönüştürmüştü Theo’nun anlattığına göre. Kadınla aralarındaki gerginlik bir ay kadar devam etti, hatta Elvin öteki Arapça konuşan kadınları da Theo’ya karşı doldurup üçe bir cepheleşme yarattı, gene Theo’nun anlatımlarına göre.
Bizim izlenimimiz, onun da sütten çıkmış ak kaşık olmadığı, gergin ortamlarda kışkırtıcı bir tavrının olduğuydu. Huzuru bozacak bir durum, ayrımcılık ya da zorbalık olmadıkça yetişkinlerin ilişkilerine karışmayacağımızı, bu sorunları kendi aralarında dostane bir şekilde çözmeleri gerektiğini anlattık ona.

Elvin bir sabah mutfakta Theo’nun yanına gelip “Ben seni daha yakından tanımak istiyorum,” demiş. Kadınların ikisi kocalarını ülkelerinde bırakmış “bekâr” anne, üçüncüsü kocası yanında bir kadın olduğundan, anladığımız kadarıyla grup dinamiği bozulmuştu. Kısa süre içinde bu iki kadın üçüncüyü ekarte edip Theo ile birlikte ayrılmaz bir grup oluşturdular bir süre; sonra içinde homofobinin, kıskançlığın, çıkarcılığın ve bol dedikodunun da olduğu türlü nedenlerle üçüncüyü de çıkardılar aralarından, ikisi kaldılar sadece.

Elvin’le Theo’nun, gerilimli anları olan ama sıcak ve karşılıklı destekleyici ilişkileri, birbirlerinin en büyük şansı sanıyorum.
Theo bir akşamüstü mektubunu almak için büroya geldi, ben yalnızdım büroda. Mülteciler Dairesi’nden gelen mektupta, onunla ilgili kararı kendilerinin değil mahkemenin vereceği yazıyordu, daha da uzamıştı süreç. Theo gözümün önünde sinir krizi geçirmeye başladı, onu ancak bebek gibi kucağıma alıp saçlarını okşayarak, öpüp severek sakinleştirebildim. Ertesi gün mülteci hukuki yardım kurumuna gitmesini, önceden arayıp onlara haber vereceğimi söyledim.

Mesai bitmişti zaten, ama yolda ve evde içim içimi yedi. Theo’ya evet, kriz durumlarında yapmam gereken şekilde davranmıştım, ona iyi geldiğini de görmüştüm, ancak sonrasında mesleğimin gerektirdiklerini yapmamıştım. İntihar eğilimi olup olmadığını bilmiyordum örneğin, öncelikle mümkünse bunu saptamam gerekiyordu. O zamanlar kampta kimsesi yoktu, bir şekilde yalnız kalmamasını sağlamam lazımdı. Akut durumlar için çeşitli dillerde telefon yardım hattı vardı, bu hattı arayabileceğini hatırlatmamıştım. Hiç değilse kendi numaramı verebilirdim, arayabileceği birinin olması eminim onu çok rahatlatırdı. Güvenliği arayıp göz kulak olmalarını söyledim, ancak ertesi günü de dar ettim.
Hukuki yardım kurumundaki avukat arkadaş benim yaptığım hatayı yapmamış, orada da sinir krizi geçiren Theo’nun içinde bulunduğu psikolojik durumu anlayıp ona göre yaklaşım göstermiş, hemen gerekli hukuki işlemleri başlatmış, bir de özel numarasını vermişti.

Theo çok rahatlamış halde döndü kampa; yaşamındaki en küçük pürüz onu yerle bir edebiliyor, başkalarından gördüğü en küçük bir jest de havalara çıkarabiliyordu. Ben eksik ve kusurlu davrandığım için içimden kendimi döverken, Theo bir gün önceki davranışımın ona çok iyi geldiğini anlatıp teşekkür etti. Son derece abartılı ve zaman zaman rahatsızlık verici bir düşkünlük besler oldu bana. Şimdiye kadar annesi dahil kimse ona sarılıp saçlarını okşamamış, öpüp koklamamış, öyle anlattı. Duygu durumundaki iniş çıkışlara göre insanları da gözünde inip çıkarıyordu. İstikrarlı bir ilişki çizgisini gözetmek için azami dikkat göstermem, beni de bunlardan azade etmedi.

Zamanla sadece benimle değil, öteki iş arkadaşımla da profesyonelliği kaybetmeden klasik danışman-danışan ilişkisinin biraz dışına çıkan özel ilişki kurdu. En küçük bir karar öncesinde beni arayıp ben ne dersem onu yaptığı, izinli olduğum günlerde kampta kendisini kaybolmuş hissettiğini söylediği için iş arkadaşımla görev paylaşımı yaptık. Amaç, sosyal pedagojik yardımın öz-yardıma, kişinin kendi ayakları üzerinde durmasına yol açmasıydı. Bu yüzden sosyal pedagogluk görevini arkadaşım yerine getirecek, ben de Theo’nun hayatında bana biçtiği biraz yaşam koçu, biraz abla rolüne devam edecektim ister istemez.

Theo sürekli duygu dalgalanmaları yaşıyordu yaşamasına, ama öteki iki kadınla yakınlaşıp yalnızlığından uzaklaşması, onlara devlet dairelerinde veya doktorda tercümanlık yaparak başarı ve özgüven duygularını tatması, terapist ve psikiyatr desteği alması ve bizlerden gördüğü destekle bir süre kesintisiz bir güçlenme sürecine girdi.
Artık bize pastalar çörekler pişiriyor, cilt bakımıyla ilgili bilgiler veriyordu. Onunla ara sıra dışarıda da buluşuyor, birbirimize gidip geliyorduk. Keyifli olduğu zamanlar saçlarını savurarak sırf merhaba demek için büroya gelir ve aslında son derece sıradan şeyleri o kadar tatlı tatlı anlatırdı ki, her çalışma gününe Theo’yu görerek başlamak uğrumuz olmuştu. Saçlarını savurması mutluluğunun alamet-i farikasıydı bizim için; büro camından ona bakar, yürüyüşünden ruh halini anlardık.

En çok kolaya kaçmamasına saygı duyuyordum. Diplomasının denkliği gelip çıraklık eğitimi başvurularına hazırlanırken, yemek pişirmeyi hem seviyorsun hem gerçekten çok lezzetli yapıyorsun, aşçılık eğitimini düşünmez misin, diye sorduğumuzda, mutfağın onun için sadece bir hobi olduğunu, meslek olarak düşünmediğini söyledi.
Theo yaralı ya da yanmış yüzlerle çalışacağı tıbbi estetik alanını hayal ediyordu örneğin. Bu alanda sadece amatörce uğraşmasına ve kabul almasının çok zor olmasına rağmen o yılmadan usanmadan her yere başvuru yaptı; her bir ret cevabında ağır bir yıkıntı geçirse de hiç pes etmedi.

Bu arada yönlendirdiğimiz bir LGBTİ+ derneğine gidip gelmeye başladı ve oranın yöneticisine hemen âşık oldu. Adamın bir partneri olduğunu bilse de “Ben onu sevgilisinden ayırırım” demeye başladı, aslında sahip olmadığı kof bir özgüvenle. Yine aynı umutla umutsuzluk sarmalındaydı ve bu karşılıksız aşk yaşadığı homofobik deneyimlerle de üst üste binince ağır bir çöküş yaşar oldu.

Dil kursuna gitmez olmuştu, sıkıntıdan zona benzeri bir hastalık geçirdi ve yüzünde kalan izler yaşadıklarının somut simgesi olarak onu her şeyden çok perişan etti. Bizlerle de görüşmez olmuştu, bir süre yalnız kalmak istediğini söyleyince kararına saygı duyup onu rahatsız etmedik başta. Bu durum bir hafta kadar sürünce de ekip toplantımızda durumu değerlendirip Theo’yla benim özel ilgilenmem kararını aldık.

Soğuktan nehrin buz tuttuğu bir pazar günü onu arayıp devasa parkta gezintiye davet ettim. Önce reddetti, hayırı cevap olarak kabul etmediğimi söyleyip ısrar edince de gönülsüzce geldi. Ama gerçekten gönülsüzce, eksi yirmi derece soğukta bomboş parkta ne yapacağız ki, diye düşünmüş. Başkalarını ille de memnun etmek, bunun için bazen kendinden caymak, herkes tarafından sevilmek ve kabul görmek için hep kendinden bir şeyler vermek, kabuğunu koparıp koparıp kanattığı hiç geçmeyen bir yara herhalde…

Parkın tıklım tıklım dolu olduğunu görünce çok şaşırdı. Önce dosdoğru buz tutmuş nehrin üzerine çıkıp danslar ettik, resimler çektik, buz pateni yapanları izledik, bir yakadan öteki yakaya yürüdük. Sadece gülüşüp şakalaşmak Theo’ya iyi geldi, yüzü aydınlandı.

Nehirden çıkıp tahta iskele üzerinde yanımızda getirdiğimiz sıcak kahvelerle içimizi ve ellerimizi ısıtırken başladı anlatmaya. İçin için ağlayarak hayatı boyunca hep her yerden kaçtığını, ülke ülke dolaştığını, dil yeteneği dışında başka hiçbir meziyete, özelliğe sahip olmadığını, hayatta hiçbir şey başaramadığını, köksüzlüğünü, elini neye atsa elinde kaldığını, kendisine dair ettiği olumlu kelâmların hiç farkında olmadan, adeta günah çıkarırcasına dile getirdi. Sadece ve sadece kendine saldırıyordu.

Sesimi çıkarmadan onu dinledim, sonra ben aldım sazı elime…

Orada, o parkta böyle konuşabiliyorsak bu onun başarısıydı; oradan oraya sürüklenmek zorunda kalmak onun başarısızlığı değil, asıl her şeye rağmen hayatta kalabilmiş olmak onun başarısıydı; kursa gitmediği günlerde hocasının ayrı, öteki öğrencilerin ayrı araması, yazması onun başarısıydı; en zor koşullarda pes etmeden kendine dost ve arkadaşlardan oluşan yepyeni bir dünya kurabilmiş olması onun başarısıydı.

Ona bilmediği bir şey anlatmıyordum, ama birilerinin bunları vurgulamasına, onu sarıp sarmalamasına ihtiyacı vardı. Söylediklerime isteksizce itiraz etse de konuşmasının canlandığını, eskisi gibi mimiklerini kullandığını, araya küçük anekdotlar soktuğunu fark ettim.

İlle de günbatımını fotoğraflayacağız diye içimiz soğuktan artık kakırdamaya başlayana kadar parkta kalıp konuşurken sonunda konu kendisinden çıkıp günlük sohbetlere dönüştü. Muradıma ermiştim.
Theo’nun durumu bu minvalde, bir iyi bir kötü devam etti. Âşık olduğu dernek yöneticisiyle iyi ilişkiler kurdu, orada gönüllü çalışmaya başladı. Haftada bir gün eskiden kaldığı başka bir şehirdeki kampa gidip mültecilere Almanca kursu veriyordu. Çalışma Bakanlığı, onun için sadece tek bir kadın mültecide gördüğüm istisnai bir şey yapmış ve ileri Almanca kursunun ücretini üstlenmişti.

Bütün bunları bize gene saçlarını savurarak anlatıyor, biz tezahürat yapınca çok mutlu oluyor, bir sonraki engelde de tüm olumlulukları yine unutuyordu. Hatırlatma görevini sırayla üstlenmeye başlamıştık artık.

Doğruya doğru, engeller de çok hani: Yabancılar Dairesi eve çıkma iznini mahkemenin vermesi gerektiğini söyleyip topu başkalarına atmıştı ve mahkemenin ne zaman olacağı belli değildi; özellikle bekâr anneleri ve LGBTİ+’ları terörize etmeyi kendine iş edinmiş bir Suriyeliden çok çekiyor, adama kafa tutacak gücü bulamıyordu; başkalarının değil, onun banyosu aşağıya su akıtıyordu ve tamir edilene kadar haftalar boyu odasında yıkanması yasaktı; biri ya da birileri gecenin bir yarısı kapısını çalıp kaçmayı kendine vazife edinmişti ve kim olduğunu bulamıyorduk; meslek eğitimi için bir türlü bir yer bulamıyordu; eski kampında kısa süre sevgili olup da küs kaldığı kişi bizim kampa gönderilmişti ve bu onu aşırı tedirgin ediyor, herkese eşit davranma ilkemizi ötekinin tarafını tutmak, kendisini yüzüstü bırakmak olarak yorumluyordu.

Bütün bu hüsranlar Theo’nun yeni bir depresyon dönemine girmesine, en yakınındakilere çatmasına neden oldu. Elvin’le arası bozuldu; bana ve öteki iş arkadaşlarıma güvenmemeye, hatta kendini beğenmiş tavırlar sergilemeye başladı. Bu kez de kendisinin öteki mültecilerden daha üstün, daha vasıflı olduğunu söylüyor, ayrıcalıklı muamele görmeyi kendinde hak görüyor, örneğin yetkimiz dahilindeki her şeyi ve ötesini yapmış olmamıza, mahkemeyi beklemekten başka yapacak bir şeyimiz olmamasına rağmen bizi ev hakkı için yeterince çabalamamakla suçluyordu. Başkası olsa banyosunu hemen yaptıracağımızı, sıra ona gelince uğraşmadığımızı düşünüyordu. Tamiratlardan belediye sorumluydu oysa, süreci hızlandırmak için telefon üstüne telefon açsak da bildiğini okuyordu adamlar, bunu anlatamadık ona. Tüm büroyla ilişkisi bir süre için hayli kötüleşti; sadece mektuplarını almak için uğrar, bir selam verip gider oldu.

Bizim açımızdan pek iç açıcı bir durum olmasa da Theo bol bol üzülerek, yaşadıklarından bazen ağır etkilenerek, çevresindekilerle çokça çatışarak, ancak mücadeleyi hiç bırakmadan, hedeflerini hiç unutmadan, arada bir de yalpalayarak, duvarlara toslayarak da verdi kişisel savaşını. Nitekim bu süreçten çok güçlenerek çıktı. Karşımızda ilk geldiği günkü ürkek, mahcup, kırılgan kişi yoktu artık.

Bir gün büroya yine eski Theo gibi geldi. Almanca kursunun sertifikasını almıştı, çok mutlu ve gururluydu. Onu tebrik edip çikolata hediye ettik, gülüşüp şakalaştıktan sonra odasına çıktı. Birkaç saat sonra Elvin’in koşa koşa gelip Theo’nun iyi olmadığını söylemesiyle odasına çıktık. Panik atak geçiriyordu. Bütün vücudu, özellikle el ve ayakları kasılıyordu, yaralı hayvan gibi sesler çıkarıyor, ellerini kanatırcasına ısırıyordu. Üç kişi onu zapt edemiyorduk. O arada bile kapıyı kapamamızı, kimsenin onu öyle görmemesini zorlukla da olsa söyledi. Gururunun zedelenmesini, başkalarının ağzına sakız olmamayı o esnada bile her şeyden çok önemsiyordu. Epilepsiye çok benzeyen bir kriz geçirirken bunu aklına getirebiliyor olmak Theo’nun kişiliğiyle ilgili çok şey anlatıyor aslında.

Hemen ambulans çağırdık. Ben doktoru karşılamak üzere odadan çıktım, Elvin saçlarını okşayarak onunla sakin sakin konuşmaya çalışıyor, Theo kendini oraya buraya atmaya, ta derinden inleme sesleri çıkarmaya devam ediyordu. Nefesini bir torbanın içine alıp vermeye ancak doktor ikna edebildi; ilaçlarını kullanmasına rağmen bu kadar ağır bir kriz geçirdiği için hastaneye götürmek istedi, ancak Theo başkaları tarafından bu halde görülmek istemediğinden bu teklifi de geriye çevirdi.

Bundan sonra Elvin’le işbirliği yapıp sık sık kapısını çalmaya, birlikte çay içip sohbet etmeye çalıştık. Ödümüz kopuyordu yeni bir kriz geçirecek diye. Theo bizimle de Elvin’le de mesafesini korumayı sürdürdü, bu şekilde geçti birkaç ay. Arkadaşlığını gerçekten özlüyordum, ne var ki Theo kapılarını herkese kapamıştı.
Bundan beş ay kadar önce, hemen hemen aynı zamanlarda, mucizeye benzer bir şey, yok, iki şey oldu ama. Devreye giren bir sol parti milletvekilinin Yabancılar Dairesi’ni medyaya gitmekle tehdit etmesiyle ev hakkını kazandı; ama ne kazanmak: Milletvekilinin aramasının ertesi günü geldi izin mektubu. Hantallığıyla ünlü Alman bürokrasisinin jet hızına ilk -ve herhalde son- kez tanık oluyorduk.

Bunun hemen ardından, onu yönlendirmiş olduğumuz eğitim danışmanlığından cevap geldi: yakın bir şehrin üniversitesinde tarım teknikleri ve beslenme konusunda yüksek lisans kabulü almıştı.
Haberi alır almaz küslüğünü unutup büroya koştu. Büyük tezahüratlarla karşıladık onu, çok ama çok sevinmiştik.
Şimdi yüksek lisans öncesinde bir seneliğine ileri Almanca kursuna gidiyor, belediyeden bir daire teklifi aldı, oradan cevap bekliyor. Artık oturumunun olduğu ülkeye geri gönderilme tehlikesi ortadan kalktığından yüzü hemen hep gülüyor.

Gittiği kursta kendi anlatımıyla dil yeteneğiyle biraz hava atmaya kalktığı için öteki öğrencilerden dışlanmış olmaktan bazen morali bozuk dönüyor kampa, ama bir hedefi var artık, ders çalışmaktan, sunuşlar hazırlamaktan her şeyi kurup kurup kafasını karanlık fikirlerle dolduracak zamanı da yok. Sanırım yalpaladığı zamanlar yine olacaktır, hepimiz gibi, ancak Theo pusulasını parlamentoda konuşma yapmaya doğrulttu şimdi, “Bir gün yapacağım bunu” diyor. Başarır başarmaz, çok önemli değil, insanların yüzüne bakmaya çekinen bir eşcinselin kendisine böyle bir hedef tutturması başlı başına muazzam bir adım.

Theo bizim başarı hikâyemiz, daha doğrusu içinde biraz payımızın olduğu kendi kendisinin başarı hikâyesi. Artık 35 yaşını geçkin, geldiğinde hiç dil bilmeyen, başkalarının cinsel yönelimiyle, yürüyüşüyle, giysileriyle alay etmesinden ağır etkilenen ve ruhsal sarsıntılar yaşayan Ortadoğulu bir eşcinsel mülteci, defalarca başkalarının harladığı kendi ateşiyle yandı ve her seferinde kendi küllerinden ve daha sağlam yeniden doğdu adeta.

Theo saçlarını savurmaya devam edecek, eminim…

Mülteci Kadın+ Hikayeleri yazı dizisindeki diğer yazılar:

Kalmak gitmekten daha zordur bazen (1)

Kirpiğin yere düşmesin… (3)

Paylaşın