En Çok Okunanlar, Umut Yazıları

Editörden I Devrimler çağının ortasındayız

Tüm dünyada emperyalist-kapitalist yönetimlerin krizi siyasi, askeri, ekonomi, sağlık, iklim vb. varyantları ile sınıf çelişkilerinde derinleşmeyi yoğunlaştırıyor, devrimci olanakları arttırıyor. Üzerinde sürekli olarak durduğumuz bu konu her geçen gün kendini devrim güçleri lehine doğrularken karşı devrimci güçlerdeki yarılmayı, dengelerin bozuluşunu ve çöküşleri gözler önüne seriyor.

En sıcak gündem başlığını oluşturan Belarus-Polanya sınırındaki mülteci krizi Avrupa’nın ileri demokrasi, insan hakları ve özgürlük anlayışının kendi sınırında bittiğini bir kez daha çok net sergiliyor. Rusya Devlet başkanı Putin, “Belarus mu bu sorunun öncüsü? Hayır, bunlar Batılı ülkelerin, Avrupalı ülkelerin kendileri tarafından yaratılan sebeplerdir. Bunlar, siyasi, askeri ve ekonomik niteliktedirler. Askeri nitelik çünkü herkes Irak’ta askeri operasyonlara katıldı ve şimdi Irak’tan çok sayıda Kürt sınırda. 20 yıl Afganistan’da savaştılar şimdi sınırda daha fazla Afgan var. Belarus’un bununla hiçbir ilgisi yok.” diyerek aslında durumun özet fotoğrafını çekiyor. Kendi payına olan kısma dokunmasa da bir gerçekliğe işaret ediyor. Putin batıya, bu savaşı siz başlattınız diyor. Mülteciler Rusya-Belarus açısından da Avrupa’yı bir tehdit ve bir pazarlık kozu olarak da kullanılıyor. Çok bilinmedik olmayan bu durum Erdoğan’ın Türkiye’deki mültecileri zorla Yunanistan sınırına götürmesi talimatı ile yakın tarihte bir kere daha yaşanmıştı. Binlerce mülteci Avrupa’nın Erdoğan politikalarına onay vermesi pazarlığı ile kullanılmıştı. Yüzlercesi bu zorunlu göçle hayatlarını kaybetmiş bu politikaların kurbanı olmuştu.

Belarus-Polanya sınırında da ölümler -3 derece soğuğun altında yaşanmaya başladı. Sınırları aşarak savaş bölgelerinden, mermi ve bombalardan uzaklaşmaya çalışan çoğunluğu Orta Doğu bölgesinden hareket eden göçmenler soğuktan donarak ölüyor, karşılarında üzerlerine bombalar yağdıran emperyalist devletlerin askerleri ile yüz yüze geliyor. İngiltere de dahil tüm Avrupa sayıları binleri geçmeyen mültecilere karşı teyakkuza geçmiş onları durdurmak ve yeni mültecilerin gelmesini engellemek amacıyla yaptırım anlaşmalarını yürürlüğe koyuyor. Hiçbir anlaşmanın bu soruna çözüm olmayacağı bu sorunun kökünden kaldırılmadığı sürece de gerçekleşmeyeceği ortada duruyor. Çoğunluğu Irak’tan, Afganistan’dan hareket eden göçmenlerin durumu ortadayken bu bölgelerde istikrarsızlık artmaya güncel savaş koşulları emperyalist saldırganlıkla birlikte sürmeye devam ediyor. ABD’nin çekilme planları ile kaos üzerinden şekillenen bölgede Irak’ta Kazimi suikastı, Suriye’de Türk devletinin işgal tehdidi, Afganistan’da Taliban ve DAİŞ saldırıları halkların geleceğini tehdit ediyor, göç krizini tetikliyor.

ABD’nin çekilmesi ile Taliban ve DAİŞ saldırıların hedefi haline gelen kadınlar ve Taliban karşıtları, Irak’ta 10 Ekim tarihinde yapılan seçimleri kabul etmeyenler ve Suriye’de her gün işgal tehdidi ile yaşayan halklar üzerlerinde patlayan silahlardan ve bombalardan uzaklaşmanın yolunu göç yollarına çıkarak aşmaya çalışıyor. İşte bu bugün Belarus-Polanya sınırında yaşanan emperyalizmin en somut krizlerinden birini oluşturuyor. Emperyalizmin Orta Doğu’da uygulamayı vaat ettiği sözde demokrasisinin çöküşü kendi ülkelerinde bulunan demokrasiyi de çökertmeye doğru mültecilerin uzun yürüyüşünde görülüyor ve örgütleniyor.

Orta Doğu: Savaş Suriye’den Türkiye’ye

Bölgede gelişmelerin bir boyutunu mülteci krizi ve alınması gereken önlem gündemleri oluştururken diğer başlığını da Suriye devleti ile kurulan ilişkilerdeki değişiklik oluşturuyor. Suriye’de Lübnan ve Irak’ın ardından Ürdün’le de ana sınır kapısını tamamen açılması sadece Esad yönetimi ile bir iyileşmeyi değil Suriye devletiyle daha kapsamlı anlaşmaların perdesinin açıldığını gösteriyor. Birleşik Arap Emirlikleri, on yıl aradan sonra Suriye ile elektrik alanında iş birliği anlaşması imzalıyor. Suriye Enerji Bakanlığı ile imzalanan iş birliği anlaşması çerçevesinde Birleşik Arap Emirlikleri’ne ait şirketlerin Şam kırsalında 300 megavat kapasiteli güneş enerjisi ile çalışan elektrik santrali inşa edeceği bildiriliyor. İran Dışişleri Bakanlığı Sözcüsü Said Hatibzade de “Suriye her zaman bölgedeki en etkili Arap ülkesi olmuştur. Suriye’nin bölgedeki varlığının yeniden canlanması bu bölgenin gelişmesine ve ilerlemesine katkı yapacaktır” diyor. Cezayir Dışişleri Bakanı Ramtan Lamara ise, “Daha önce de söylemiştik, Suriye’nin Arap Birliği’ne geri dönme vakti gelmiştir. İç işlerine müdahale edilmeksizin Suriye’nin Arap Birliği’ndeki koltuğu kendisine iade edilmelidir” diyor. Bununla da sınırlı değil gelişmeler Suudi Arabistan yönetimine yakınlığı ile bilinen Şarku’l Avsat’ın İbrahim Hamidi imzalı haberde, ‘Ürdün Belgesi ve Gizli Eki’nde yer alan maddelerde Suriye’nin geleceği görülüyor.

Belgede beş aşamalı bir yol haritası çiziliyor. Öne çıkan başlıklar özetle şöyle;

“Birinci adım olarak Birleşmiş Milletler’in (BM) insani yardımlarının Suriye hattından geçen sınırlarda rahat bir şekilde ulaşması ve Suriye’ye sağlık yardımlarının gönderilmesi sağlanacak.

İkinci adım olarak Şam hükümeti göçmenlerin güvenlik içerisinde dönmeleri için uygun zemin hazırlayacak.

Üçüncü adım olarak, 2254 sayılı uluslararası kararın gerçekleşmesine ilişkin olarak Şam hükümeti olumlu bir şekilde anayasa komitesine katılacak, siyasi tutukluları bırakacak, kaybolan kişilerin akıbetini belirleyecek, bir form üzerinde hükümetle uzlaşarak Birleşmiş Milletler (BM) denetiminde seçimlere gidip Suriye’de genel bir hükümet kurulacak.

Dördüncü adım olarak DAİŞ’le ve terörist gruplarla mücadele, Suriye’nin doğusunun da içinde bulunduğu DAİŞ ve diğer terörist gruplara karşı mücadelede iş birliği yapmaktır. Bu adıma karşı, Suriye’nin kuzeybatısı Rusya ve Şam hükümetiyle teröre karşı mücadelede iş birliği yapacak, Suriye’nin doğusunda da terörle mücadele edilecek, Demokratik Suriye Güçleri (DSG) ve Şam hükümeti arasında Hol Kampı, yabancı savaşçılar ve tutuklu DAİŞ üyeleri, aynı zamanda DAİŞ’ten özgürleştirilen bölgelerdeki halklar için yeniden yapılanma ve istikrarı sağlamak için yapılacak finansal projelerde koordine sağlanacak.

Beşinci adım ise, ülke çapında ateşkesin ilan edilmesi, Suriyeli olmayan üyelerin cephelerden ve komşu ülkelerin sınırlarından çekilmesi. Sonuç olarak Suriye genelinde askeri operasyon ve savaş durdurulacak. Eğer Suriye’de hava sahasındaki hareketlilik ateşkes dahilinde değil ise hareketlilik sonlandırılacak.

Belgede çok açık görülüyor ki bugün Suriye devleti ile kurulan ilişkiler yarın Türk devletinin sonunu hazırlıyor. Bu belgede ABD yaptırımlarının kaldırılması, Esad’ın yeniden tanınması aynı zamanda Esad’ın “demokratik” bir seçime tabi tutularak değiştirilmesi, DAİŞ’e karşı mücadelede Rusya ve Esad rejimin ön plana çıkartılması, DSG ile Suriye’nin geleceğinin planlanması ve yabancı güçlerin ABD’de dahil Suriye’den çekilmesi zemini kuruluyor. Bu belgede çok net görülüyor ki Suriye’den çıkmak dışında bir vasfı olmayan Erdoğan rejimi oluyor.

Belgenin inandırıcılığı noktasında bugün yaşanan gelişmeler Suriye savaşının 10 yılı sonunda hem ABD politikaları doğrultusunda hem de ABD-Rusya iş birliğinin bir sonucu noktasında bir veri sunuyor. En son Türk devletinin işgal tehditlerine yönelik hem ABD hem de Rusya cephesindeki trafikte yanan kırmızı ışığın nedeni bu oluyor.

Erdoğan iktidarı bu kırmızı ışıkta “dur” ihtarına uyar mı? Kuşkusuz faşist Erdoğan iktidarı daha önce tespitlerini sıklıkla yaptığımız iç siyasi dengelerinin bir sonucu olarak dış siyasi tercihinde bulunuyor olacak, fakat bunu kaza yapma riskini göze alarak yapabilecek mi? İşte faşist Erdoğan iktidarını durduran esas soruyu bu oluşturuyor. Çünkü bugün Kuzey-Doğu Suriye’de herhangi bir bölgeye yapılacak askerî harekât sadece Kürt güçlerine yönelik değil aynı zamanda Esad rejimine yönelik olma özelliğini de taşıyor. Bu noktada Türk devleti askeri üstünlüğü kaybetme, hava saldırıların hedefi olma, hatta yenilgi gibi bir sonuçlarla karşılaşma olasılığını hesaba katması gerekiyor.

Uzay’da savaş, yeryüzünde isyan var

ABD ve Rusya Suriye’nin geleceği ile ilgili kısım itibari ile anlaşmış gözüküyor. Ancak bölge dışında süper güç kavgası, anlaşmazlıklar ve yeni silah denemeleri devam ediyor. Dünyanın sınırlarında süren savaşların ötesinde uzayda süper güç olma savaşı bu anlamıyla sürüyor. Son olarak Rusya’nın uzayda kendi uydusunu vurduğu füze denemesi ABD’nin sert tepkisini neden oldu. Washington Moskova’yı ISS (Uluslararası Uzay İstasyonu) mürettebatını tehlikeye sokmakla suçladı, Roscosmos suçlamayı reddetti. Rusya’ya göre önemsiz olan bu deneme ABD’ye göre karşılık verilmesi gereken bir eylem özelliğini taşıyor. ABD ve Rusya arasında bu tartışmanın sürdüğü sıralarda Japonya Savunma Bakanı Nobuo Kishi, ülkesinin uydularına yönelik tehditleri belirlemek ve önlemek amacıyla yeni bir uzay savunma birimi kuracağını açıkladı.

Ülkenin batısındaki bir Öz Savunma Kuvvetleri (SDF) üssünde yer alacak merkezin, elektromanyetik dalgalar yoluyla uydulara yöneltilebilecek tehditleri belirleme ve önlemede kullanılacağını belirten Kishi, “Operasyonlarımızı dış uzay, siber uzay ve elektromanyetik alan gibi konularda genişletirken, uzayın istikrarlı bir şekilde kullanımını güvence altına almak büyük önem taşıyor” ifadelerini kullandı.

Hem saldırı hem savunma temelinde emperyalist paylaşım savaşının ısınma turları olabilecek bu sürtünmeler potansiyel yüklenmeyi kinetik enerjiye dönüştürecek özellik taşıyor. Bunun dengesi bugün açısından daha çok ABD tarafından korunmaya çalışılıyor. Çünkü karşısında belirleyiciliğini her geçen gün artıran Rusya ve Çin’in yükselişi ABD hegemonyasını tehdit etmeye devam ediyor ve ABD’nin bugünkü gücü bu devlerle mücadeleyi mümkün kılmıyor. ABD Başkanı Joe Biden ve Çin Devlet Başkanı Şi Jinping arasında yapılan son görüşmede Reuters haber ajansına yansıyan görüşe göre Biden “Belki de daha resmi bir tonda başlamalıyım ama ikimiz birbirimize karşı hiçbir zaman o kadar resmi de olmadık” dedi. Biden ayrıca karşılıklı olarak hep ‘çok samimi ve açık sözlü’ olduklarını belirterek “hiçbir zaman giderken, bir diğerimizin aklından neler geçtiğine dair soru işaretlerimiz olmaz” dedi.

Hem yapılan görüşmenin beklenenden uzun sürmesi hem de yapılan diğer açıklamalar iki taraf açısından da uzlaşma noktasında adımlar atma ihtiyacının açığa çıktığını gösteriyor. Çünkü salgın, iklim, ekonomi krizleri tüm emperyalist-kapitalist ülkelerde kendi iktidarlarını tehdit eden halk isyanlarını, ayaklanmalarını, toplumsal mücadeleleri örgütlüyor.  Koronavirüs salgını ile daha fazla açığa çıkan yönetememe krizi sosyalizm fikrini her geçen gün daha fazla güçlendiriyor. Bu fikrin güçlenmesini engellemek adına toplumsal öfkeyi yatıştıracak kararlar dahi alınıyor. Uzay’da son teknoloji ile savaşlar sürerken yeryüzünde isyanlar yaşanıyor. Yaşanılabilir bir dünyanın kavgası büyüyor.  Glasgow’daki COP26 zirvesinde tehlikeli iklim değişikliğini önlemeyi amaçlayan bir anlaşma bu çerçevede sağlanıyor. Kapitalizm daha fazla sömürebilmek, daha fazla kar elde edebilmek için yaşam hakkının yanında nefes alma hakkını da bu anlamıyla tanıyor. Bir dönemin Keynesyen politikaları farklı şekilleriyle uygulanmaya çalışılıyor. Ancak emperyalist-kapitalist sömürü düzeni açısından başarı mümkün görünmüyor. “Dünya lideri” ABD’de enflasyon 31 yılın en yüksek seviyesine çıkmış bulunuyor. ABD’yi etkilemesi bir kenara ABD doları üzerinden dönen çark kırılmak üzere can çekişiyor. Bu anlamıyla okun ibresini ülkemize doğru çevirdiğimizde ABD’de son 31 yılın en büyük enflasyon rakamları yaşanırken Türkiye’de de her dakika rekorlar kırılıyor.

Ekonomi 10($) numara

Gerçek rakamlarla enflasyonun %50’ye dayandığı ülkede, dolar 10 lirayı aşmış bulunuyor. Ekmeğin 3 lira olması gündemdeyken, zam gelmeyen tek bir ürün kalmıyor. Şekeri, benzini, gazı, yağı her şey dolarla birlikte rekor kırmaya, yoksulun cebindeki üç kuruş da bu şekilde buharlaşmaya devam ediyor. TÜİK’e göre 4 milyonu bulan işsizlik gerçek rakamları ile 10 milyona yaklaşıyor. Çalışan işçilerin de 1853’ü bu yılın ilk on ayında hayatını iş cinayetlerinde kaybediyor. İşçinin, emekçinin elinde avucunda ne varsa yitip giderken tek bir kişinin kasası dolmaya devam ediyor. Bütçe verilerine göre, Cumhurbaşkanlığı’nın kullanımında olan ve “örtülü ödenek” olarak nitelenen “gizli hizmet” harcamaları Ekim ayında 310.9 milyon TL’ye yükseliyor.

Ekonominin geldiği nokta itibari ile Türkiye’nin dış borçlanması artıyor, ticaret hacmi küçülüyor, gemi batıyor. Kamaralar suyla dolmaya başladı. Uyuşturucu ticareti de son ifşalarla birlikte pik yapmış bulunuyor. Ankara’nın ve İstanbul’un lüks otellerinde sürdürülen uyuşturucu partili sefaların cefa günleri tüm AKP-MHP faşist iktidarının bürokratları, iş insanları ve destekçileri için geliyor.

Zararına Erdoğan, yıkılasın Erdoğan

Faşist Erdoğan iktidarının, biz bu işten anlarız demesiyle yürütülen ekonomi macerası yoksul halkın ayakta kalma mücadelesine dönüşmüş bulunuyor. Faşist Erdoğan iktidarı çökerken emekçinin ocağı da sönüyor. Her geçen gün açlık ve yoksulluk sınırı büyürken faşist sistem kendi aldığı kararlarla, kendi koyduğu kanunlarla dahi ayakta kalamayacağını görüyor. 50+1 başkanlık sistemi ile ilgili başlayan tartışmalarla Erdoğan’a “tuzak” kurulduğu yaygarasını koparan AKP içi isimler bu zorunluluğun kaldırılmasını ortaya atarak Erdoğan’a olası bir seçimi kazandırmanın zeminini hazırlıyor. İç kargaşa gibi gösterilen bu aldatmaca kendi koydukları kuralı değiştirmenin hilesi oluyor.

İşçi sınıfı ve ezilen halkların zararına bir iktidar haline gelen faşist Erdoğan yönetimi her yerde yıkılışa çözüm arıyor. Kürt özgürlük hareketinin tasfiye planlarındaki başarısızlık daha fazla ayyuka çıkmış bulunuyor. Kuzey-Doğu Suriye planları sınırda nöbet tutuyor. İstediği dış siyaset manevrasını yapamayan Erdoğan bir boşluk yakalamak için fır dönüyor. PKK üzerinde yürütülen her türden kimyasal silah da dahil olmak üzere yapılan operasyonlar, saldırılar sonuçsuz kalıyor. Yap-boz bir tekrar bu politikada gerçeklikle buluşuyor. Kandil için KDP iş birliği ile yeniden operasyon yapılması planlandığı bölgeden gazetecilerin gözlemleriyle aktarılıyor. Savaş politikalarından başka çaresi kalmayan faşist iktidar için artık bir zorunluluk haline gelen sınır ötesi operasyona çıkma arayışı “3-5 roket attırırız” meselesine dönmesi an meselesi olacak şekilde işliyor.

Kadın+’lar yürüyen tabutta yaşıyor

Erdoğan-Bahçeli erkek iktidarının tüm kadın düşmanı uygulamaları kadınları her türden cinayetin işlenebileceği, şiddetin uygulanabileceği, işkencenin yapılabileceği birer objeye dönüştürüyor. Dini kılıç sembollü fetvalar, at-silah naralar kadınları her gün öldüren, sadece öldürmekle kalmayıp en vahşi yöntemlerle bunları yapanların beslendiği argümanlar oluyor.

Başak Cengiz’in sadece kadın olduğu için samuray kılıcıyla vahşice katledilmesi bu politikaların en somut örneği olarak karşımızda duruyor. 25 Kasım kadına yönelik şiddet günü haftasına girdiğimiz bu süreçte yaşanan kadın cinayetleri ve kadına yönelik şiddet oranlarındaki artış, kadınlara yönelik saldırıların daha farklı karşılık bulması gerekliliğini gerçekliğini bir kez daha hatırlatıyor. Kadınların kurtuluş mücadelesi her zamankinden daha fazla önem kazanıyor.

AKP iktidarında kadınlar birer yürüyen tabuta dönüşmüş durumda gömülmeyi bekler hale gelmiş bulunuyor. Tabuttan çıkmanın yolu AKP iktidarını tabuta koymaktan geçiyor.

Sosyalist hareket tartışıyor, iktidar elden gidiyor

AKP-MHP faşist iktidarının yıkılış sürecine girmiş olması sol’da da bir hareketlenmeyi açığa çıkartıyor. Özellikle AKP-MHP faşizminin en yoğun saldırılarını sürdürdüğü dönemde adı sadece protokol sıralarında duyulan “sol” partiler mitingler düzenlemeye sol’da birlik ve strateji tartışmaları yürütmeye başlıyor. Faşizmin gerileyişi ve yıkılışı süreci ile aynı paralellikte başlayan bu tartışmaların sistemi yeniden yapılandırma temelli olan reformist, liberal başlıkları CHP’yi kendi solunda görenlerle bir buluşma yaratıyor. CHP-İYİP ittifakının birleşik mücadele güçlerinin zayıflığından kazandığı toplumsal desteği sol’daki bu çıkış pekiştiriyor. CHP-İYİP’in AKP politikalarından daha üst bir politika anlatmadığı, sadece AKP karşıtlığı üzerinden devleti kendi ayakları üzerine yeniden oturtmanın planlarının yapıldığı bu ittifaka destek niteliği taşıyan tartışmaların seçim ittifakı üzerine kurulması ki Selahattin Demirtaş’ın da en son çağrısı ve soruları buna tekabül ediyor, zorunlu bir CHP saflaşmasına doğru sol’u itiyor.

Sol’u sadece seçim tartışmaları üzerinden üçüncü bir yola hazırlayan bu tartışma mantığı ile iktidarı kazanma, faşizmi yıkma mücadelesi ekarte ediliyor. Bu tartışmanın doğru zemine oturması için en geniş anti faşist cephenin kurulması ve faşizme karşı topyekûn seferberlik halinde birleşik devrimci mücadelenin yürütülmesi tartışması-pratiği sol’u hem daha fazla birbirine güvenebilir hem de daha fazla iktidar adayı yapabilir bir nokta olma özelliğini taşıyor.

Devrimciler için devrim yapma olanaklarının olgunlaştığı önemli bir dönem yaşanıyor. Faşizmin tüm gücüyle saldırdığı 7 yılda diz çökmeyenlerin açtığı yol ortada ve şimdi bu yolda ayağa kalkmanın, faşizmi yıkmanın, devrimler çağının tam ortasında devrim yapmanın vakti gelmiş bulunuyor.

Paylaşın