Gündem, İsmail Güldere, Umut Yazıları

Erdoğan’ın kimyasal savaşı – İsmail Güldere

Herkes bilir ki normal yasalara tabi olmasa da savaşın bir hukuku, bir yürütülüş biçimi oluyor. Savaş alanında düşman da olsa zekâsı, kendi gücü ve iradesi ile kazanabiliyorsa saygı duyuluyor, takdir ediliyor. Savaşın hukuku işte böyle işliyor. Düşman hukukunun, savaş felsefesinin bir parçası bu oluyor. Ancak bugün savaşların değişen biçimi ve teknolojiyle desteklenmesi itibariyle bu düzey değişmiş bulunuyor. İlkel savaş kuralları yerini kurnazlık, hile ve gizlilik temelinde yapılandırmış, birleştiği teknolojik gelişmişlik ile daha hızlı sonuçlar alan bir boyuta ulaştırıyor. Ortada somut düşman yok, ancak herkes düşmandır ilkesi işliyor. Bu durum bile savaşın bir düzlemini korurken, en azından düşman gücünün askeri kapasitesine, tekniğine dair veriler sunarken bunun dışında yürütülen kimyasal savaş bu durumu tamamen ortadan kaldırıyor.

Kimyasal silahlar, insan üzerinde fiziksel ya da psikolojik tahrip etkisi yapmak üzere kimyevi maddelerin zehirleyici özelliklerinden yararlanılarak üretilmiş olan maddeler olarak biliniyor. Uçucu etkisi olan bu maddeler hava ile temas kurulan her noktada insanları etkileyebiliyor, öldürebiliyor. İlk olarak Birinci Paylaşım Savaşı’nda kullanılan kimyasal silahlar akabinde İkinci Paylaşım Savaşı’nda, Avrupa ülkeleri, Japonya, Ortadoğu ülkeleri ve cihatçı-islami terörist gruplar tarafından ve son olarak faşist Erdoğan iktidarı tarafından Medya Savunma Alanları olarak bilenen Güney Kürdistan’daki Kürt özgürlük gerillasının bulunduğu üslenme alanlarına yönelik saldırılarda kullanılıyor.

Tüm dünya halkları tarafından uluslararası sözleşmelerle kullanılması yasaklanmış ve karara bağlanmış bu maddeler, bugün hem bir ticaret aracı hem de bir katliam silahı olarak başta AKP-MHP faşizmi olmak üzere desteklediği cihatçı çeteler tarafından kullanılıyor. Erdoğan iktidarının kimyasal silahlarla adının anıldığı ilk olaylardan birini Suriye’de Şam’ın doğu bölgesi olan Guta’da 21 Ağustos 2013 tarihinde kullanılan sarin gazı oluşturuyor. TÜİK’in kilogram cinsinden gösterdiği verilere göre 2013’te Türkiye’den Suriye’ye sarin gazının öncül maddesi olan izopropil alkolden toplam 16.026 ton satılıyor. Bu veri ise durumu daha açıklar bir nitelik kazandırıyor. Adana’da görülen sarin gazı davası da bu iddianın başka bir aşamasını ifade ediyor. Yine İdlib’de 50 kişinin sarin gazı ile öldürüldüğü biliniyor. Doğu Guta ve İdlib’de çok sayıda kişinin ölümüne yol açan bu kimyasal gazın kullanımının tedarik zincirini Erdoğan elinde tutuyor. Etkili denemeleri Suriye’de yapılan bu gaz şimdi Kürt özgürlük güçlerine karşı kullanılıyor.

Kimyasal silah kategorisine girmeyen patlayıcılar dahi insan üzerindeki biyolojik etkileri ile kimyasal sonuçlar yaratırken bu bombaların kimyasal maddelerle desteklenerek kullanılması tüm savaş kurallarını yerle bir ediyor. Hem sarin gazı hem de farklı kimyasal karışımlardan üretilen zehirli gazlar bugün faşist Erdoğan iktidarı tarafından aleni bir şekilde gerilla güçlerine karşı bir yok etme silahı olarak kullanılıyor. Bizzat saldırıya maruz kalan gerillalar tarafından anlatılan bu kimyasallar kişide hafıza kaybı başta olmak üzere psikolojik etkiler ve vücutta farklı tahribatlar yarattığı canlı kanıt olarak anlatımlarda aktarılıyor.

KÖH (Kürt Özgürlük Hareketi) yöneticileri uluslararası kuruluşlara yaptıkları açık çağrılarda, kimyasal saldırıların olduğu alanlarda inceleme talep ediyor, tüm dünya kamuoyunu bu saldırlar karşısında sessiz kalmamaya çağırıyor. Bu çağrının muhatabı olan Uluslararası hukuk kuruluşlarına göre hala suç olarak nitelendirilen kimyasal silahlarla yapılan saldırılar, uluslararası mahkemelerde yargılanmayı gerektiriyor. Yine uluslararası güçlerin bu kimyasal silahların kullanımına karşı müdahalede bulunması gerekiyor. Ancak kimyasal silah saldırılarının sürmeye devam ettiği bir aşamada faşist Erdoğan iktidarının aleyhine bir karar alınmış bulunmuyor. Aksine uluslararası hukuk kuruluşlarının sessizliği sürüyor.

Avrupa’nın birçok kentinde düzenlenen eylemlerle geniş çapta toplumsal kamuoyu, kimyasal silahların kullanılmasına karşı oluşmuş bulunuyor. Ancak esas tepkinin oluşması gereken yer olan bu silahların üretim merkezleri, kullanıma hazır hale getirildiği Türkiye kentleri sessizliğini bozmuyor. Özellikle Erdoğan faşist iktidarı hem gerilla güçleri hem de toplumsal mücadele dinamikleri karşısında yaşadığı çöktürme planının çöküş hezimeti ile sarsılıyor.

Bu sebepten faşist Erdoğan daha fazla saldırgan daha fazla kimyasal savaş gibi özel savaşları yürütüyor. Faşist iktidar ayakta kalabilmenin tüm deneylerini kimyasal silah kullanımında olduğu gibi yasal-yasadışı bakmadan nasıl sonuç alabileceğine yönelerek gerçekleştirmeye çalışıyor. Bu özel savaşın en büyük kuralı kuralsızlığı oluyor. Erdoğan’ın kimyasal savaşı da bu kuralsızlığın bir parçasını oluşturuyor. Faşist iktidar içinden çıkamadığı her durumda bu tür yollara başvuruyor. Faşist iktidarın bu çıkış yoluna taş dizecek, barikat kuracak olan en belirleyici dinamik ise anti-faşist güçler oluyor. Yoksulluğun, işsizliğin her geçen gün büyüdüğü ülkede yükselen muhalif sese Kürt özgürlük mücadelesinin üzerine düşen kimyasal bombaları da eklemek, işçi sınıfı ve ezilen halkların birleşik mücadele vurgusunu güçlendirerek faşizmi daha fazla sıkıştırmak, uluslararası işledikleri savaş suçunu teşhir etmek gerekiyor.

Kimyasal savaş başta olmak üzere iktidarını korumak için her türlü kirli savaş politikasını yürütmeyi göze almış bu faşist iktidar için erken seçim çağrılarının nafile olacağı görülüyor. Dört kolla iktidar koltuğuna sarılan faşist Erdoğan’a karşı seçim talebinden, seçim ittifaklarından daha fazlasını içeren bir mücadelede bulunmak gerekiyor. Bugün dağlarda direnen başta Kürt özgürlük hareketi gerillaları ve Türkiyeli devrimci gerillalar bu direniş örneğinin protipi örneğini taşıyor. En şiddetli faşist saldırıları püskürtüyor, üstüne gidip eylem yapıyor ve başarı sağlıyor. Gerillalar, kimyasal silah da dahil olmak üzere en gelişmiş silahların karşısında işçi sınıfı ve ezilen halkların sınırlı mücadele olanaklarına umut dolu bir pencere açıyor.

Açılan pencereden görülen manzarayı görmek için kör olmak, çıkan sesi duymamak için sağır olmak gerekiyor. Bugün tüm dünyaya ilan olan savaş kurallarını çiğneyen kimyasal saldırıları teşhir etmek, karşısında durmak, eyleme geçmek her sol-sosyalistin birinci görevi olarak ortada duruyor. Kürt halkına yönelik daha önce de Saddam tarafından kullanılan, tarihte Halepçe katliamı olarak bilinen bu saldırılara izin vermemek, Türkiye halklarını bu saldırılar karşısında Kürt halkıyla omuz omuza mücadelede yan yana getirebilmek Türkiyeli devrimcilerin sorumluluğunda bulunuyor. Medya savunma alanlarında Kürt Özgürlük Hareketine karşı yürütülen bu yüksek yoğunluklu savaşın yansıması yarın Erdoğan’ı yıkmak için sokakta olacak tüm işçilerin, kadınların, gençlerin, ezilenlerin karşısına aynı yoğunluklu savaş araçlarıyla çıkabilir. Bugünden bu savaşa hazırlanmak, bu savaşı yürütenlerden öğrenmek, onlarla dayanışmak aynı zamanda stratejik bir devrimci önem taşıyor.

Paylaşın