Serkan Kaya, Umut Yazıları

Biz Bu Oyunu Bozarız III – Koşmak Zorundayız

“En hızlı yüzebilen, yaşamı devam ettirme konusunda en yetenekli balık, su olmadan yaşayabilir mi? Her tür sert iklime dayanaklı, güçlü ağaç toprak olmadan yaşayabilir mi? İşçi sınıfı ve halkla sökülmez organik bağları olmayan bir “devrimci parti” gibi hiç bir canlı kaynağı olmadan varlığını sürdüremez. Kitleler arasında siyasal çalışma ve örgütlenme tam da bu devrimci faaliyetin kaynakla bağ kurma, ötesinde onunla bir olma pratiğidir. Devrimci partinin teşkil edilmesi sadece niyet, program, belli sayıda inanmışlar grubunun bir araya gelip hedefe yönelmeleri sorunu olarak ele alınamaz. Böyle bir eksik bakış açısı partiyi devrimci özne, işçi sınıfını yardımcı nesne haline getirir ve yenilginin kapısını kaçınılmaz bir şekilde “devrimci niyetleri” olanlara açar.”

Ulaş Bayraktaroğlu -Zafere doğru yürüyüş sf 26.

Türkiye devrimci hareketi açısından kitleselleşme, halklaşma, işçi sınıfının öncü partisi olma vb. kavramlar, geçmişten günümüze halen biricik tartışma başlığı olmak zorundadır. Bütün strateji tartışmalarının ve bunun pratik uygulama metodlarının tamamı kapitalist zor aygıtını parçalamak ve sosyalizmin kuruluşunu gerçekleştirebilecek yegane sınıf olan işçi sınıfının, kendisi için sınıf haline gelebilmesi ve kitlesel olarak partileşmesi için yapılır. Devrimci bir partinin tek varlık nedeni budur. İşçi sınıfı ve ezilenlerin kurtuluşu için kapitalist mülkiyet ilişkilerine zora dayalı son verilmesi ve bunun için sınıfın ve ezilenlerin parti sancağı altında toplanmasını amaçlar. Bu amacın nasıl gerçekleşeceği konusunda yapılan her tartışma devrimci hareketler açısından fraksiyonlara ve mücadele araç ve yöntemlerinde farklılaşmalara yol açar. Söz konusu fraksiyonlar reformizm ve düzen içiliğe yelken açmamışsa, geliştirilen tüm yöntem ve araçlar Marksizm içi araçlardır. Dünya devrim deneyimleri, devrimlerini başarıya ulaştıran halklar açısından bunu doğrular. Ayaklanmacı devrimlerden, gerilla öncülüğündeki devrimlere kadar hepsi devrimler tarihinde çeşitli kere zaferle sonuçlanmıştır. Buradan çıkaracağımız esas ders; ister kapitalist ister yarı feodal üretim ilişkileri, ister faşizm, ister bonapartizm, ister burjuva parlementerizmi , hangi devlet biçimleri, hangi üretim ilişkileri egemen olursa olsun, bunu yıkmayı hedefleyen bir partiye ve o partinin sınıfsal özneleri içerisinde kitleselleşmesine ihtiyaç vardır.

Kuşkusuz sınıfsal bileşimin ve devlet yapısının analizi önemsiz değil, aksine mücadele araç ve taktiklerinin belirlenmesinde, ittifak anlayışlarında temel belirleyendir. Ancak dünyanın neresinde olursa olsun devrimci bir parti için gerillacılık da silahlı ayaklanmacılık da barikat savaşları da, siyasal teşhir çalışmaları da tek bir amaca, yolu açmaya hizmet eder. Sonal olarak kapitalist devlet aygıtının ancak devrimci zorla aşılabileceğini kabul eden tüm devrimci partiler açısından ele aldığı yöntem ister dar bir kadro ile gerillacılığa başlasın, ister öncü savaşını savunsun, elinde tuttuğu silahın kitleselleşmesini amacıdır. Durum diğerleri için de öyledir. İster barışçıl dönem olarak tarif edilsin, ister siyasal teşhir, propaganda ve kitle çalışması yürütsün sonucunda kitlelerin silahlanmasını amaçlar. Bu nedenle tüm mücadele metodları; siyasal çalışma, sınıf ve kitle örgütlenmesini rededemez, öteleyemez. Buradaki yaklaşım farkı hangisinin sınıfla bütünleşmiş, zafere yürüyen bir parti olarak buzu ne ile kıracağı, ne ile yolu açacağıdır. Zafere ulaşacak bir parti için mesele, mücadelenin her aracını kullanmaya hazır olmak, her koşul ve şart altında sürekliliğini sağlayarak savaş gücüne dönüşmektir.

Hazırlık denilen kavram bir süreç ve planlı pratik işidir. Pratiğinden kopuk, somut adımlarını atamayan her hazırlık ancak kağıt üstünde kalan ertelemeciliğe yenik düşer. Devrimci partiler için zorun örgütlenmesi, siyasal çalışmanın öncesi ya da sonrası değil tam olarak iç içe geçen, biri olmadan diğerinin hedefsizleşeceği süreçlerdir. Yine her koşul ve şart altında savaş gücüne dönüşmek, dinamik öncülük meselesidir. Devrimci bir partinin her koşulda ve her yöntemle mücadeleyi sürdürmesi statik değildir, dinamik programatik görüşlere bağlıdır. Somut durumun, somut analizini yapamayan bir parti programatik görüşlerinde de statükoculuğu aşamaz. Statükoculukta, devlet biçimine yaklaşım, sınıfların dağılımı, üretim ilişkilerinde neyin egemen olduğu sorunsalı mücadeleyi büyütmek için değil, eskiden yazılan yazılara sadakat için uyarlanır ve bir süre sonra eskide ısrar, statükoculuğun anaforlarında tekrarlar yaratır. Bu genel yaklaşım ve dünya devrim deneyimlerinin ışığı altında, devrimci partilerin görevi kendi ülke özgünlüklerini aydınlatmasıdır.

Türkiye devrim mücadelesi bu açıdan, oldukça zengin mücadele yöntemlerinin uygulandığı, “ithal” edildiği, geliştirildiği onlarca tecrübeye tanıklık etmiştir. Neredeyse kırk yıllık örgütler, kırk yıllık yöntemlerini, kırk defa deneyerek aynı sonuçta ısrarı istikrar olarak görmekte ve değişen koşullara uygun kopuşları gerçekleştirenleri geriye çağırmaktadır. Bu örgütlerin çıkış dönemleri kuşkusuz çok önemli değerler yaratmış ve yeni devrimci önderlikleri bağrında mayalamıştır. Tüm geçmiş geleneklerin tarihi bizim tarihimizdir. İleri atılışları kadar, geriye savruluşları da dersler çıkaracağımız inceleme alanlarıdır. Konumuz bu örgütlerin tarihleri olmadığı için esas meselemiz döneme yanıt üretecek mücadele araç ve yöntemlerine dair bir hat için katkı yapmaktır.

Ülkemizde, geldiğimiz aşamayı olağanüstü bir devlet biçimi olarak kabul etmeyen nerdeyse kalmamıştır. Ayrım olarak sadece bunun yapısal biçiminin neye tekabül ettiği, “burjuvazi eli ile inşa edilenin” bonapartizm mi ya da faşizm mi olduğu analizleridir. Daha önceki yazılarımızda yer verdiğimiz tespitler itibariyle günümüzde inşa olanın “faşizm” olduğu, kurumsallaşmasının iç ve bölge krizleri nedeni ile tamamlanamadığı ve halen devam ettiği, bunun ancak işçi sınıfı öncülüğünde ve birleşik devrim perspektifi ile parçalanacağı bizim açımızdan net bir olgudur. Bonapartizm tartışmalarına bakacak olursak, bu tanımı ifade edenler açısından da gerçeklik olağanüstü bir devlet biçiminin inşa edildiğidir. Bu inşayı geçici bir süreç olarak görüp, emperyalizm ve burjuvazi eliyle yeniden sürecin olağanlaşacağı beklenmiyorsa faşizm diyenler açısından da bonapartizm diyenler açısından da tartışma yapılacak konu olağanüstü devlet biçimlerine karşı, olağanüstü mücadelenin örgütlenmesi ve açık zora dayalı bu rejimin parçalanmasını sağlayacak sınıf ve halk örgütlenmesini oluşturacak siyasal çalışmanın ve devrimci zorun nasıl örgütleneceği meselesidir. Bu konudaki eksik bakış, diğerini (zoru) örme meselesine ertelemeci yaklaşım olarak, halen açık siyasal alanın olanaklarının tükenmediği tanımıdır. Oysa sınıflar mücadelesi, bir alanın tükenmesi ile diğerine geçilebileceğini ifade eden mekanik bir yaklaşımı rededer. Bu alan çok geniş dahi olsa diğerini reddetmek, onu örmemek aynı biçimde muhalefet solculuğuna mahkum kalır. Burada yapılması gereken tüm apartların eşgüdümlü örgütlenmesi ve birinin diğerinin önünü açabilecek senkronda merkezi bir planlama ile kullanılmasıdır.

Olağanüstü baskı koşullarında, kitleleri yılgınlıktan kurtaracak motivasyonun, onlara ulaşacak devrimcilerin ikircimsiz öfkeyi örgüte dönüştürecek siyasal propaganda çalışmalarıdır. Bu yanıyla sokaklar her ne koşulda olursa olsun kitleler tarafından sürekli devrimcileri ve onların materyallerini gördükleri, ajitasyon sahnelerine dönüştürülmelidir. Sokaklarda olmak, kitleler nezdinde toprağın üstünde filizlenen çiçeğin baharı müjdeleyen görüntüsüdür. Çiçek açan her tomurcuğun bir miktarı toprağın altındadır. Tomurcuğun çiçeğe dönüşmesi önce toprakta kök oluşturmasına bağlıdır. Bu kökü oluşturmak hiç durmadan geceleri de çalışmaya bağlıdır. Öfkeyi kalıcı örgüte dönüştürmek, tohumu köke çevirmek “uygun koşullarda” organize edilen ev toplantılarını, işçi semtlerinde örgütlü organlı çalışmayı ve bir devrimci partinin en önemli tek gündemininin parti fikrini kitlelere taşınmasını zorunlu kılar. Kent merkezlerinde yapılacak siyasal ajitasyon ve görsel propagandalar tohumun çiçeğe dönüşmesine, varoşlarda, işçi semtlerinde, evlerde, kahvelerde yapılacak örgütlenme çalışmaları çiçeğin köklerine benzer. Mahallelerin duvarları devrimcilerin yasaklanan, toplatılan gazeteleri, matbaalarıdır. Partiyi büyütmeyi hedeflemeyen her tartışma, her çalışma, her yazı, her konumlanma, her korunma, mirasyedicilikten öteye geçemez. Olağanüstü süreçlerde, açık alanda yürütülen siyasal çalışma her koşulda, her an’ı son damlasına kadar kullanmayı ve faşizmin hegomanyası için ihityaç duyduğu, devrimcileri tecrit etme, sessizce hapise atma, kurumlarını kriminalize etme, hamlelerine karşı cüretle her yerde görünür olmayı hedeflemelidir. Bu konuda ki ısrarımızı, Hikmet Kıvılcımlı’ nın sözleri ifade etmektedir.

““burjuvazi bizi gizli yargılamak istedikçe. biz hapishaneden çıkışımızdan, yolda gelişimizden, mahkeme koridorlarından geçişimizden, mahkemenin ilk duruşma, son karar celselerinden, kapı altlarında bekleyişimizden, hapishane içinde yaşayışımızdan, özetle her yerden ve her şeyden yararlanarak; olanak bulursak yüksek sesle, bulamazsak fısıldayarak, ağzımızı dikerlerse kaşımızı gözümüzü oynatarak yüzümüzle; yüzümüze maske geçirirler, peçe takarlar ise başımız, elimiz, kolumuz, ayağımızla; elimize kelepçe, boynumuza lâle, kolumuza zincir, ayağımıza pranga takarlarsa, duruşumuz, oturuşumuz, hatta giyinişimizle… öldürülürsek cesedimizle, gömülsek mezarımızla; yakılarak dumanımız havaya savrulsa heyulamızla, hatıramızla… her neyle olursa olsun, ajitasyonumuzu yapacağız! burjuvazi bizi istediği kadar ezsin, sıksın, kapasın, biz bir delik bulup kızıl soluğumuzu halka duyuracağız! ve bu uğraşmamızda, en sonunda, hep burjuvazi yenik, biz galip çıkacağız; burjuvazi zarar edecek, biz şekilden kaybettiğimizi sorunun içinden, görünüşte kaybettiğimizi gerçekte, lafta kaybettiğimizi halkın gönlünde mutlaka ve mutlaka kazanacağız!” der

Olağanüstü devlet biçimlerine karşı siyasal çalışma – kitle çalışmasını önemsizleştiren yaklaşımlar kadar, onunla mücadeleyi kendinden menkul gören, sadece kendi örgütsel gündemine ve ihtiyaçlarına yönelen yaklaşımlar da kumdan kaleler inşa eder. Faşizm koşullarında, bir partinin büyüyebilmesi tek başına kendi öz çalışması ile değil, genel olarak devrimci hegomanyanın büyümesi ile orantıldır. Bunun için rekabet değil, ortak kazanımlar sağlayacak, birleşik mücadeleyi güçlendirilmelidir. Böylesi dönemlerde polemiklerin sosyalistlerin parçalı yapısını derinleştirecek bir yöntemden uzak olması gerekir ancak; komünist görünümlü, devrimci atılımları manipule eden, marksizmin dünya ölçeğinde gündem olmaya başladığı bugünlerde, onu tahrif eden, öfkeyi düzeniçiliğe sıkıştıran her fikirle ideolojik hesaplaşmadan da kaçınılmamalıdır. Bugün faşizmle mücadeleyi iktidar gücünün gerileterek burjuvazinin eski kurumlarına dönülmesi olarak tarif etmiyorsak ya da faşizm koşullarında burjuvaziden reformlar beklemiyorsak, tarihin önümüze ikili bir görev koyduğunu kabul etmeliyiz. Demokratik kurumların da içerisinde yer aldığı en geniş anti-faşist cephe hattının inşası, faşizm karşısında bütün güçlerin cepheleşmesinin önemi kadar, eş zamanlı diğer önemli görev ise birleşik bir devrimci merkez oluşturma, sınıf mücadelesini derinleştirerek adım adım demokratik halk devriminin önünü açacak birleşik bir merkezin güçlenmesine yönelik stratejik yönelimin öznesi olmaktır. Bunu ancak devrimi güncel bir mesele gören örgütler/partiler gerçekleştirebilir. Bölgemiz ve ülkemiz devrimci kütlenin çekimine girmiştir. Bu ittifak yaklaşımı salt faşizm ya da olağanüstü devlet biçimi nedeniyle sürecin dayattığı bir ihtiyaç değil, koşullar değişse dahi tercih edeceğimiz zafer yürüyüşü olmalıdır. Devrimin iki coğrafyada da zaferinin anahtarı bu stratejiye bağlıdır.

Bugün mücadele araçlarının hemen hemen hepsinin taraftar bulduğu, her yönelimin yelpazede yer edindiği irili ufaklı çok sayıda devrimci organizasyonun varlığı hepimizce malumdur. Ne zorun örgütlenmesini bugünün ihtiyacı olarak görmeyen yapılar ne de asli olanı askeri alandaki çarpışmalar olarak gören yapılar bir ötekini belirgin nicelik olarak aşamamış durumdadır. Elbette nitelik olarak bir tartışma yapmıyoruz. Ancak olağan dönemlerde siyasal mücadeleyi öne çıkaran yapıların da o dönemler için yapısal ve iç krizleri ortadadır. O dönem içerisinde belirgin bir güce dönüşememiş yapıların, aynı çalışma tarzı ile olağanüstü dönemlerde bırakın başarı sağlamayı, varlığını sürdürmesi imkansızdır. Aynı keza 90 yıllık cumhuriyetin siyasal tarihini faşizm olarak sınırlayan yapılarında ne olağan, ne de içerisine girdiğimiz olağanüstü dönemlerde askeri olarak binbir emekle yarattığı olanaklarını koruması imkansızdır. Türkiye’ de gerillacılıktan, aşama aşama halk ordusu kurmaya ve askeri olarak savaştığı gücü yenilgiye uğratarak devrimi gerçekleştirme fikri bir düzeyle sınırlı kalmak zorundadır. Çok sayıda örneğin dışında bu konuda temel çelişki bir yönelimi tercih etmenin karşısında, diğer yönelimin tali kalmasıdır. Oysa Marks’ tan, Lenin’ e, zafere ulaşmış bir çok devrimin önderliğinde gördüğümüz topyekün mücadele araçlarını her alanda, her apartla ve merkezi bir planla organize edilmesidir. Bu anlayış kafa karışıklığını değil aksine temel strateji olan iktidarın ancak otoriter (bir kesim üzerinde) bir devrimle, zor yoluyla parçalanacağı gerçeğine uygun dizilimini gerektirir. Bu dizilim her koşul ve fırsatta bu stratejiye hizmet eden, buna bağlı bir partinin yönelimlerine uygun gelişir. Bugün hem Türkiye’ nin sınıfsal yapısı, hem egemen üretim ilişkileri, Haziran Ayaklanması’ndan çıkarılan dersler de göstermektedir ki ayaklanmacı bir devrim modelini işaret etmektedir. Kapitalist üretim merkezleri olan büyük metropol kentlerde hayatın durduğu, işçi ve halk kitlelerinin meydanları işgal ettiği, partinin öncülüğünde burjuvazinin ve onun siyasal kurumlarının işgal edildiği bir devrim…

Zafere Doğru Yürüyüş kitabında, Gezi Ayaklanması’nın ortaya çıkarttığı derslere dair yazılan maddeler arasındaki ; “Hiçbir düzen içi örgüt ayaklanmaya devrimci yönde önderlik edemez. Ayaklanmanın kendisi düzen dışı bir eylemdir” (sf:30) tespiti ayaklanma perspektifi olan bir partinin nasıl bir formda örgütlenmesi gerektiğini ifade etmektedir.

Bu tespitle devrim planı yapanlar, buna uygun örgütler kurmak zorundadırlar. Eğer bir gecede, kitlelerin sokaklara ineceğini ve devrimcilerin megafonlardan çağrı yaptığında, kitlelerin kendine öncülük vereceğini sanıyorlarsa ya da burjuvazinin tüm zor araçlarıyla saldırısı karşısında, karşı zorun örgütlenmesini dün erken bulanların, o gün geç kaldıklarını bir ayaklanmanın daha sönümlenmesi sonrası, analiz yazılarında yer vermeyi planlamıyorlarsa Marksizmin – Leninizmin gereğini yapmaları elzemdir. Ülkemizde zorun örgütlenmesi, siyasal çalışmayla iç içe geçmiş bir yöntemle geliştirilmelidir. Devrimci bir parti özellikle olağanüstü yönetim biçimlerinde faşizmin hegomanyası altında kalan kitlelere, bu hegomanyayı yayan yapıların, sivil, paramiliter, burjuva uşakları, lümpen çetelerin hazırlıksız bulunduğu anlarda ve alanlarda bu hegomanyasının nasıl kırıldığını gösterebilmelidir.

Bir kısmı bu yazının içeriğine sığmayacağının ön kabulü ile ülkemizde sınıf savaşımı sürdürecek bir partinin, gerek burjuva kurumları olan parlemonto kürsülerinde ajitasyonunu sürdürebildiği, İşçi mahallerinde ve üretim alanlarında siyasal çalışmasını sürdürdüğü, kitlesel olarak karşı-devrimci güçleri yıldıran muhtevada donanım ve yöntem geliştirdiği, profesyonelleşmiş savaş güçlerini hareketli halde organize edebildiği, kentlerde ayaklanma tohumları ektiği, kırlardan kentleri kuşatmanın değil, birleşik devrimin bir gereği olarak yer aldığı ve yine kırlardan bu tohumları desteklediği kendi korunaklı arka cephelerini hem kentte, hem kırda yaratabildiği devrimci bir partinin güçlenmesi, faşizmle çok yönlü ve direk dövüşebilmenin gerekliliğidir. Bir devrimci; çok yönlü gerçekleşen mücadele cephelerinin neresinde yer almak istiyorsa alsın, bu fikriyatın kitleselleştirilmesine yol açmalı, partiyi gerçek sahipleri olan işçi sınıfı ve ezilen halklara taşımalıdır.

Bir afrika sözü “Afrika’da her sabah bir ceylan uyanır,
En hızlı aslandan daha hızlı koşması gerektiğini yoksa öleceğini bilir.
Afrikada her sabah bir aslan uyanır,
En yavaş ceylandan daha hızlı koşması gerektiğini yoksa aç kalacağını bilir.
Aslan ya da ceylan olmanızın bir önemi yoktur.
Yeter ki güneş doğduğunda koşmak zorunda olduğunuzu bilin.” der.

Son olarak, burjuvazi hangi isimle, hangi biçimle yönetirse yönetsin son tahlilde bunun bir önemi yoktur çünkü her koşulda devrimci bir partinin görevi, kendisi zaten diktatörlük olan devlet aygıtını parçalamak ve özel mülkiyete son vermektir. Bu nedenle güneş her sabah doğduğunda bu amaca doğru koşmak zorunda olduğumuzu bilelim.

Paylaşın